şu an hazırlanmaktadır, sabrınıza teşekkürler.
naksibend.comyolumuz sohbet yoludur
← beyitler
matla

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur, Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur.

Niyâzî-i Mısrî
Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur,
Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur.
Sevdâ‐yı zülfün kimin takılsa gerdanına,
Mansûr gibi âkibet yolunda ber‐dâr olur.
Leylâ‐yı aşkın senin her kimi mecnun eder,
Firkât oduna yanup her gice bîmâr olur.
Varlık cibâlin kesüp dost iline yol eder,
Ferhatleyin gözünün yaşları pınâr olur.
Şol İbrahim Edhem’i derviş eden aşkındır,
Derdine düşen şâhın tahtı târümâr olur.
Ben de ârı terkedip girdim bu dervişliğe,
Her kim senin aşkına düştüyse bi‐âr olur.
Bu yolda cânın veren cânân alur yerine,
Aşk dükkânında anın canıyla bazâr olur.
Ey dilber‐i rûhânî al koma işbu cânı,
Sevdâna düşeliden dünyâ bana dâr olur.
Terk et Niyâzî seni, bul anda o Sultanı,
Her kim canından geçer ol vâsıl‐ı yâr olur.
0:00 /
Tarayıcınız dinleme çubuğunu açamadı — kaydı aşağıdan dinleyebilirsiniz:
Ana kayıt
gazelin devamı · 8 beyit
Sevdâ‐yı zülfün kimin takılsa gerdanına,
Mansûr gibi âkibet yolunda ber‐dâr olur.
Leylâ‐yı aşkın senin her kimi mecnun eder,
Firkât oduna yanup her gice bîmâr olur.
Varlık cibâlin kesüp dost iline yol eder,
Ferhatleyin gözünün yaşları pınâr olur.
Şol İbrahim Edhem’i derviş eden aşkındır,
Derdine düşen şâhın tahtı târümâr olur.
Ben de ârı terkedip girdim bu dervişliğe,
Her kim senin aşkına düştüyse bi‐âr olur.
Bu yolda cânın veren cânân alur yerine,
Aşk dükkânında anın canıyla bazâr olur.
Ey dilber‐i rûhânî al koma işbu cânı,
Sevdâna düşeliden dünyâ bana dâr olur.
Terk et Niyâzî seni, bul anda o Sultanı,
Her kim canından geçer ol vâsıl‐ı yâr olur.
şerh

Hak yolunun büyük âşıklarından süzülüp gelen bu kutlu sözler, seyr ü sülûk neşvesinin, mürşide teslimiyetin ve nihayetinde Hakk’ta fâni olmanın en güzel ifadelerindendir. Tasavvuf yolunda muhabbet, sâlikin en büyük sermayesidir. Zâhirde bir insana duyulan mecâzî aşk gibi görünen bu şiddetli sevgi, hakikatte mürşid-i kâmilin şahsında tecelli eden nura, oradan Resûlullah Efendimiz’e ve nihayetinde Cenâb-ı Hakk’a uzanan kopmaz bir muhabbet zinciridir. Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak k.s. hazretlerinin de bizlere hâliyle ve kâliyle talim buyurduğu üzere, mürid evvela mürşidinde fâni olmalıdır. Mürşidinin varlığında kendi benliğini eritmeyen, onun boyasıyla boyanmayan bir sâlikin, fenâ fi’r-resûl ve fenâfillâh makamlarına erişmesi düşünülemez. Bu şiir, işte bu erime, yanma ve yok olma sürecinin, yani fenâ makamlarının çileli fakat bir o kadar da lezzetli yolculuğunu anlatmaktadır.

Âşıkların dilinde yâr, cânân, dost gibi kelimeler, kalbin masivadan yani Allah’tan gayrı her şeyden temizlenip tek bir noktaya, o ilâhî merkeze bağlanmasını ifade eder. Mürid için yâr, yüzüne bakıldığında Allah’ı hatırlatan, gönül aynasını Hakk’ın cemâline çeviren mürşididir. Bu yolda çekilen çileler, dökülen gözyaşları ve kalpte yanan ateş, nefsin karanlıklarını aydınlatan birer rahmettir. Şimdi bu irfan pınarından dökülen beyitlerin manasına, teslimiyet ve edep dairesi içinde nazar edelim.

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur,Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur.

İlâhî aşk kime dost olursa, kimin kalbine muhabbet tohumu düşerse, artık o kişinin işi gücü inlemek, ağlayıp sızlamak olur. Hakikî yâre kavuşma arzusuyla yanan sâlikin gözyaşı hiçbir zaman dinmez, içi daima bir ateşle kavrulur. Bu ateş, nefsin kötü sıfatlarını yakıp kül eden, kalbi zikrullah için temizleyen mukaddes bir ateştir. Mürid, mürşidinin nisbetine kavuştuğunda kalbinde öyle bir yangın başlar ki, bu yangın onu dünya sevgisinden koparır. Gözyaşı ise bu yangının dışa vurumudur; kalpteki pası siler, ruhu arındırır ve âşığı fenâfillâh dairesine hazırlayan ilk abdest suyu hükmüne geçer.

Sevdâ‐yı zülfün kimin takılsa gerdanına,Mansûr gibi âkibet yolunda ber‐dâr olur.

Sevgilinin saçının kıvrımları anlamına gelen zülf, tasavvufta ilâhî sırları, kesret âlemindeki tecellileri ve mürşidin müridi kendine çeken o karşı konulmaz cazibesini temsil eder. Bu sevda kimin boynuna bir kement gibi dolanırsa, onun sonu Hallâc-ı Mansûr gibi aşk yolunda darağacına çekilmektir. Ber-dâr olmak, yani ipe çekilmek, zâhirî bir ölümden ziyade, sâlikin kendi benliğinden, nefsani arzularından ve dünyevî makamlarından tamamen vazgeçmesi, ölmeden evvel ölme sırrına ermesidir. Mürşidinin varlığında yok olan âşık, artık kendi canının derdinde değildir; o, aşkın darağacında nefsini kurban etmiş bir teslimiyet abidesidir.

Leylâ‐yı aşkın senin her kimi mecnun eder,Firkât oduna yanup her gice bîmâr olur.

Senin aşkının Leylâ'sı kimi aklından edip Mecnun'a çevirirse, o kişi ayrılık ateşiyle yanar ve her gece hasta düşer. Mecnun olmak, akl-ı meâş denilen dünyevî hesapları bir kenara bırakıp, akl-ı meâd ile, yani ilâhî aşkın sarhoşluğuyla hareket etmektir. Mürid, mürşidine duyduğu muhabbetle adeta aklını yitirmiş gibi görünür zâhir ehline. Ayrılık ateşi, müridin mürşidinden ve nihayetinde Hakk'tan ayrı düştüğü bu kesret âleminde hissettiği derin gurbet acısıdır. Geceler, âşıkların dertleşme, teheccüd ve zikir vaktidir; bu yüzden ayrılığın verdiği o ince hastalık, o manevî sızı en çok geceleri hissedilir.

Varlık cibâlin kesüp dost iline yol eder,Ferhatleyin gözünün yaşları pınâr olur.

Aşk derdine düşen kişi, tıpkı Şirin'e kavuşmak için dağları delen Ferhat gibi, kendi benlik ve enaniyet dağlarını parçalayarak dosta, yani mürşidine ve Hakk'a giden yolu açar. Bu yolda döktüğü gözyaşları ise bir pınar gibi çağlar. Varlık dağları, insanın en büyük perdesi olan nefsidir, "ben"lik davasıdır. Fenâ fi'ş-şeyh makamına ermek isteyen bir sâlik, sohbet ve râbıta kazmasıyla içindeki bu kibir, gurur ve varlık dağlarını yıkmak zorundadır. Bu çetin mücadelede dökülen gözyaşları, o dağları yumuşatan ve dosta giden yolu yeşerten rahmet pınarlarıdır.

Şol İbrahim Edhem’i derviş eden aşkındır,Derdine düşen şâhın tahtı târümâr olur.

Belh hükümdarı İbrahim Edhem'i tahtından tacından vazgeçirip yollara düşüren, ona dervişlik hırkasını giydiren şey işte bu ilâhî aşktır. Senin aşkının derdine düşen bir padişah bile olsa, onun dünyevî tahtı yerle bir olur, darmadağın edilir. Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişi, kalbindeki dünya sevgisini, makam ve mevki hırsını terk etmelidir. Mürşidinin eşiğine baş koyan bir sâlik için, dünyanın en büyük saltanatı bile bir hiç hükmündedir. Gerçek saltanatın, Hakk'ın kapısında kul olmak, mürşidin nazarında bir zerre olmak olduğu idrak edildiğinde, nefsin kurduğu bütün sahte tahtlar yıkılır.

Ben de ârı terkedip girdim bu dervişliğe,Her kim senin aşkına düştüyse bi‐âr olur.

Ben de insanların kınamasını, ayıplamasını, şan ve şeref kaygısını bir kenara bırakıp bu yola girdim; zira senin aşkına düşen herkes utanma duygusunu, dünyevî itibar kaygısını yitirir. Âr kelimesi burada haya veya edepsizlik anlamında değil, başkaları ne der düşüncesi, itibar ve gösteriş kaygısı anlamındadır. Hakikî âşık, kınayıcının kınamasından korkmaz. Mürid, mürşidine olan teslimiyetinde o kadar samimidir ki, dışarıdan bakanların onu nasıl değerlendirdiği umurunda bile olmaz. O, sadece sevgilisinin rızasını gözetir, bu uğurda bî-âr olur, yani masivanın değerlendirmelerinden tamamen soyutlanır.

Bu yolda cânın veren cânân alur yerine,Aşk dükkânında anın canıyla bazâr olur.

Bu hakikat yolunda kendi canından, kendi varlığından geçen kişi, karşılığında Cânân'ı, yani asıl sevgiliyi bulur. Aşkın pazarında alışveriş ancak can sermayesiyle yapılır. Bu beyit, fenâfillâh sırrının en açık ifadelerinden biridir. Sâlik, mürşidinin rehberliğinde kendi cüz'i iradesini Küllî İrade'ye teslim eder. Bu manevî ticarette verilecek tek şey nefstir, benliktir. Canını, yani dünyevî varlığını ve arzularını feda eden kişi, karşılığında Hakk'ın bekâsıyla beka bulur. Aşk dükkânında altın veya gümüş geçmez; orada geçerli olan tek akçe, Hak uğruna feda edilen candır.

Ey dilber‐i rûhânî al koma işbu cânı,Sevdâna düşeliden dünyâ bana dâr olur.

Ey ruhumun sevgilisi, ey manevî güzelliğin sahibi, al bu canımı, beni bu bedende bırakma; zira senin sevdana düştüğüm günden beri bu geniş dünya bana daracık bir zindan oldu. Dilber-i rûhânî hitabı, sâlikin gönlüne taht kuran mürşid-i kâmile ve onun aynasında tecelli eden ilâhî cemale bir nidadır. Aşkın sırrına eren, mürşidinin nuruyla aydınlanan bir kalp için, maddi âlem artık tahammül edilmesi zor bir kafestir. Ruh, asıl vatanına, mutlak birliğe dönmek için çırpınır. Bu yüzden dünya, âşığın gözünde bütün cazibesini yitirir ve dar bir zindana dönüşür.

Terk et Niyâzî seni, bul anda o Sultanı,Her kim canından geçer ol vâsıl‐ı yâr olur.

Ey Niyâzî, kendi varlığını, benliğini tamamen terk et ki, o mutlak Sultan'ı kendi içinde bulabilesin. Zira kim kendi canından, nefsinden geçerse, ancak o kişi gerçek yâre kavuşur. Bu son beyit, bütün seyr ü sülûk yolculuğunun özetidir. "Seni terk etmek", fenâ makamlarının tamamlanmasıdır. Mürid, önce mürşidinde fâni olarak kendi iradesini siler, sonra Resûlullah'ın ahlakıyla ahlaklanarak onda fâni olur ve nihayetinde "Sultan" olan Cenâb-ı Hakk'ın varlığında kendi yokluğunu idrak eder. Vâsıl-ı yâr olmak, yani Hakk'a vuslat, ancak aradaki "ben" perdesinin kalkmasıyla mümkündür. Damlanın deryaya kavuşup derya olması gibi, âşık da canından geçerek Cânân'da ebedî hayatı bulur.