Hak yolunun yolcuları olan âşıkların dilinden dökülen her kelâm, zâhirde bir beşere söylenmiş gibi görünse de hakikatte Hakk’a duyulan sonsuz iştiyakın ve vuslat arzusunun terennümüdür. Tasavvuf neşvesinde, bilhassa Nakşibendî âdâbında aşk-ı mecâzî, aşk-ı hakîkîye geçilen bir köprüdür. Mürid, mürşid-i kâmilin şahsında tecelli eden ilâhî sıfatlara meftun olur; onun cemalinde Resûlullah Efendimizin nurunu, o nurda ise Hakk’ın cemalini müşahede eder. Bu muhabbet zinciri, müridin mürşidinde fâni olmasıyla başlar, Resûlullah’ta fâni olmasıyla derinleşir ve nihayet fenâfillâh makamında, yani Allah’ta fâni olma sırrıyla kemale erer. Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri gibi kâmil mürşidlerin huzurunda hissedilen o tarifsiz muhabbet ve teslimiyet, işte bu yüce makamlara açılan kapının ta kendisidir. Âşık Gevherî’nin nutkettiği bu dizeler de, müridin mürşidine duyduğu derin hürmetin, râbıta ile bağlandığı o mübarek yüze bakarken hissettiği hiçliğin ve ilâhî aşka susamışlığın bir arzuhalidir.
Benim şikayetim çarkı felektenFitnedir yüzüme güldü efendimMâh cemalin nişan verir melektenGözlerin aklımı aldı efendim
Âşık, söze dünyadan ve onun aldatıcı işleyişinden şikâyet ederek başlar. Çarkıfelek, yani dönüp duran şu fani dünya, insanın yüzüne gülse bile aslında içinde fitneler, imtihanlar ve aldatmacalar barındırır. Hak yolcusu, mâsivânın yani Allah’tan gayrı her şeyin sahte gülüşüne aldanmaz, yüzünü hakikatin aynası olan mürşidine döner. Mürşidin ay gibi parlak ve nurlu yüzü, meleklerin saflığından ve ilâhî güzellikten haber veren bir nişanedir. Mürid, râbıta hâlinde o mâh cemale nazar kıldığında, dünyevî hesaplar yapan cüzî aklı devreden çıkar. Gözlerin aklı alması, mürşidin manevî nazarıyla müridin kalbine ilâhî aşkı zerk etmesi ve onu aklın dar sınırlarından kurtarıp aşkın hudutsuz ummanına daldırmasıdır. Bu hâl, seyr ü sülûk yolunda aklın yerini teslimiyete ve muhabbete bırakmasının ilk adımıdır.
Ateşlere yanıp kül oldu bu tenGeceler sübha dek ah ederim benDahi canım insaf etmez misin senCevri cefa yeter oldu efendim
Aşk ateşi, müridin varlık davasını, benliğini ve nefsini yakıp kül eden ilâhî bir ateştir. Tenin kül olması, fenâ makamına işaret eder; mürid artık kendi varlığından soyutlanmış, mürşidinin varlığında erimeye başlamıştır. Geceler boyu sabaha kadar edilen ahlar, zikrullah ile geçen uykusuz gecelerin, kalpteki vuslat hasretinin ve gözyaşlarının ifadesidir. Âşığın mürşidinden insaf beklemesi ve ayrılık acısının, yani cevr ü cefanın yettiğini söylemesi, zâhirî bir sitem değil, manevî bir himmet ve teveccüh talebidir. Hak dostları, müridlerini bazen celâl sıfatıyla terbiye eder, onları hasret ateşinde pişirerek hamlıklarını giderirler. Âşık, bu çetin terbiyenin neticesinde artık vuslata, yani mürşidinin gönlünde tam manasıyla yer bulmaya ve oradan Hakk’a vasıl olmaya talip olmaktadır.
Leblerin hastaya şifadır emdirKanım helal olsun dilersen öldürGel bi sarılalım bu başka demdirHasret mahşere kaldı efendim
Tasavvuf lisanında mürşidin dudaklarından dökülen her söz, manevî hastalıklara müptela olmuş kalpler için bir ilaç, bir şifadır. O mübarek dudaklardan çıkan sohbet ve telkin edilen zikir, müridin ölü kalbini diriltir. Âşık, mürşidine olan mutlak teslimiyetini kanını helal ederek gösterir; bu, ölmeden evvel ölme sırrına ermek, nefsi mürşidin kılıcıyla kurban etmek demektir. Sarılma arzusu, iki bedenin değil, iki ruhun birbirine kavuşması, nisbetin tam manasıyla müride geçmesi ve fenâ fi'ş-şeyh makamının tahakkuk etmesidir. Bu öyle eşsiz bir andır ki, âşık bu dünyadaki hiçbir vuslatın o nihai ilâhî vuslatın yerini tutamayacağını bilir ve asıl büyük kavuşmanın, hakikî hasretin bitişinin mahşer gününe, yani Hakk'ın huzuruna kalacağını teslimiyetle ikrar eder.
Âşıkların cevher olur dilindeBülbül figan eder gonca gülündeGevheri’nin arzuhali elindeBaş açık divana geldim efendim
Hakikî âşıkların dili, ilâhî aşkın ateşiyle piştiği için oradan dökülen her söz bir mücevher, bir hikmet damlası olur. Bülbülün gonca gül karşısında feryat etmesi, müridin mürşid-i kâmil karşısındaki vecd ve muhabbet hâlidir; zira gül, tasavvufta hem mürşidi hem de Peygamber Efendimizi temsil eder. Âşık Gevherî, bütün bu manevî yolculuğun sonunda kendi acziyetini idrak etmiş bir hâlde, elinde arzuhaliyle mürşidinin manevî huzuruna varır. Baş açık divana gelmek; dünyevî bütün rütbelerden, makamlardan, gurur ve kibirden soyunmak, mutlak bir hiçlik ve fakr hâliyle o yüce kapıya teslim olmaktır. Mürid, mürşidinin aynasında kendi yokluğunu görür ve o yokluk üzerinden varlıkların en yücesi olan Allah’a, fenâfillâh sırrıyla vasıl olma niyazını sunar.