şu an hazırlanmaktadır, sabrınıza teşekkürler.
naksibend.comyolumuz sohbet yoludur
← beyitler
matla

Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş Bürhan sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş

Niyâzî-i Mısrîihvân okuması
Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
Bürhan sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş
Sağ ü solu gözler idim, ben dost yüzün görsem deyû
Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş
Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam
Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş
Anla hemen bir söz dürür, yokuş değildir düz dürür
Alem kamu bir yüz dürür, gören anı hayrân imiş
0:00 /
Tarayıcınız dinleme çubuğunu açamadı — kaydı aşağıdan dinleyebilirsiniz:
Ana kayıt
gazelin devamı · 8 beyit
Sağ ü solu gözler idim, ben dost yüzün görsem deyû
Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş
Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam
Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş
Savm ü Salât ü Hacc ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmayâ lazım olan irfân imiş
Kanden gelir yolun senin, ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş
Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana Hak-kal yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş
Anla hemen bir söz dürür, yokuş değildir düz dürür
Alem kamu bir yüz dürür, görüen anı hayrân imiş
İşit Niyazi'nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak'dan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş
şerh

Gönül erlerinin, sülûk yolculuğunda nefis mertebelerini aşarak kesretten vahdete, yani çokluktan birliğe ulaşma gayretini terennüm eden bu abidevi manzume, baştan ayağa bir tevhid ve marifet dersidir. Büyük zatlar, insanın kendi hakikatine doğru yaptığı bu dâhilî seferde, aranan her ne varsa yine insanın kendi özünde, kalbinde nihayet bulduğunu beyan ederler. Bu yolculuk, mürşid-i kâmilin rehberliğinde gerçekleşen bir fena ve beka talimidir. Mürid, mürşidinin aynasında fani olarak Resûlullah Efendimizin nuruna, oradan da Hakk'ın zatına vasıl olur. Şiir, zâhirden bâtına, taklitten tahkike geçişin, kesret perdesini yırtıp vahdet cemalini müşahede etmenin irfânî haritasını sunmaktadır.

Âşık, sülûkünün başlangıcında çektiği ayrılık acısına, yani dünya gurbetindeki garipliğine bir çare, bir derman arar. Ancak ne zaman ki mürşidinin nazarıyla uyanır, anlar ki kendisini Hakk'a götürecek olan yegane vasıta yine o aşk derdinin kendisidir. Zira dert, kalbi masivadan temizleyen bir tasfiye ameliyesidir. Kendi hakikatine, aslına dair akli deliller, yani bürhanlar arayan salik, nihayetinde kendi varlığının, ruhunun ve aslı olan ilahi nefhanın en büyük delil olduğunu idrak eder. Şârihler bu hali, kulun kendi acziyetini ve fakrını idrak ettiği an Hakk'ın varlığına en büyük delili bulmuş olması şeklinde anlarlar.

Hakikat yolcusu, başlangıçta Hakk'ın tecellilerini, o güzel dostun cemalini hep dış dünyada, afakta, sağda ve solda arama gafletine düşer. Oysa mürşid-i kâmilin terbiyesi ve râbıta bereketiyle kalbe teveccüh edildiğinde, aranılan cananın aslında canın da canı olduğu, insana şah damarından daha yakın bulunduğu sırrı aşikâr olur. Taşrada, yani dışarıda aranan sevgili, meğer insanın kendi gönül hanesinde tecelli etmekteymiş. Bu durum, müridin mürşidinde fani olarak kendi kalbindeki ilahi emaneti keşfetmesiyle kemale erer.

İnsan, kesret perdesiyle örtülü olduğunda kendisini müstakil bir varlık sanır; dostu ayrı, kendisini ayrı görür. Bu ikilik, nefs-i emmarenin getirdiği bir perdedir. Ancak seyr ü sülûk esnasında mürşidin manevi nisbetiyle bu benlik perdesi kalkınca, kulda fena hali tecelli eder. O vakit âşık anlar ki, kendisinde tecelli eden, gören, işiten ve konuşan aslında kendi cüzi varlığı değil, canan olan Hakk'ın kudret ve sıfatlarıdır. Bu mertebede mürid, mürşidinin şahsında fani olup benlik davasından vazgeçtiğinde, hakiki failin kim olduğunu idrak eder.

Büyük zatlar, ibadetlerin sadece zahiri şekillerinden ibaret kalmaması gerektiğine dikkat çekerler. Oruç, namaz ve hac gibi ibadetler şeriatın direği ve kulun vazifesidir; lakin bunların asıl gayesi insanı ahlak-ı hamideye ulaştırmak ve kalbi marifetle doldurmaktır. Sadece zahiri rükünlerle yetinen zahid, işin bittiğini sanırsa yanılır. Kulun asıl gayesi, bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde nefsini tezkiye ederek insan-ı kâmil ufkuna yönelmek ve ibadetleri irfan ile, yani kalbi bir uyanıklık ve huzur ile eda etmektir. İrfan olmadan yapılan ameller, ruhsuz bir bedene benzer.

İnsanın bu dünyaya geliş gayesini, ruhlar alemindeki ahdini ve nihayetinde döneceği ebedi menzili tefekkür etmesi sülûkün esasıdır. Nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hanında niçin misafir olduğunu idrak edemeyen, sadece nefsin hayvani arzularını tatmin etmekle ömür tüketen kimse, insanlık şerefinden uzaklaşmış olur. Büyük zatlar, bu gaflet halini yaşayanların insan suretinde olsalar bile hakikatte hayatiyetlerini sadece hayvani mertebede sürdürdüklerini belirtirler. Hakiki insan, mebde ve meadını, yani başlangıç ve sonunu bilip ona göre hazırlık yapandır.

Hak yolunda yürümek, tehlikelerle dolu bir seferdir ve bu seferde bir rehbere, yani mürşid-i kâmile ihtiyaç mutlaktır. Kendi aklı ve bilgisiyle yola çıkanlar, zan ve şüphe içinde kalırlar. Mürşid, müridin elinden tutarak onu ilme'l-yakînden ayne'l-yakîne ve nihayetinde bizzat yaşayarak bilme makamı olan hakka'l-yakîne ulaştırır. Bir mürşidin terbiyesinden geçmeyenlerin, maneviyat ve ilahi marifet hakkında bildikleri her şey sadece birer zan, tahmin ve şüpheden ibarettir. Hakiki iman ve marifet, kâmil bir rehberin manevi aynasında şekillenir.

Yol kesicilerin, sahte rehberlerin çok olduğu bu dünyada, her elini uzatana biat edilmez, her mürşidlik iddia edene gönül verilmez. Ehil olmayan, kendisi henüz nefsini aşamamış kimselere tabi olmak, salikin manevi yolunu çıkmaza sokar, onu helake götürür. Ancak irşad ehliyeti olan, silsilesi Resûlullah Efendimize kadar uzanan bir mürşid-i kâmile bağlanan kimsenin yolu ise son derece kolaylaşır. Zira kâmil mürşid, yolun dik yokuşlarını, tehlikeli geçitlerini bilir ve müridini manevi himmeti ve sohbetiyle selametle menzile ulaştırır.

Hakikat aslında karmaşık ve zor değildir; o, idrak eden için son derece sade ve düz bir yoldur. Bütün bu kâinat, esma ve sıfat-ı ilahiyyenin tecelli ettiği tek bir ayna, tek bir yüz gibidir. Kesret perdesi aralandığında, her zerrede Hakk'ın cemali müşahede edilir. Bütün alemi tek bir cemal yüzü olarak görebilen arifler, hayret makamına ulaşırlar. Onlar için artık ikilik kalmamış, her şey o tek ve mutlak güzelliğin tecellisinden ibaret olmuştur. Bu hayranlık, kulun kendi varlığını tamamen unutup Hak'ta fani olmasıyla neticelenir.

Büyük zatlar, kendi nefislerini aradan çıkararak Hakk'ın kelamını ve hakikatini insanlara duyururlar. Hakk'ın varlığı o kadar aşikârdır ki, O'nun cemalini örtecek, O'nu gizleyecek hiçbir perde yoktur; zira her varlık O'nunla kaimdir. Hak'tan daha apaçık, daha zahir hiçbir şey bulunmamaktadır. Lakin bu apaçık hakikat, kalp gözü kapalı olan, basiret nurundan mahrum kalan gafiller için gizli bir sır gibi kalır. Gözsüzler, yani manevi körlük yaşayanlar, güneşi inkâr eden ama aslında kendi gözlerini kapayan kimseler gibidir. Kalp gözü mürşidin himmetiyle açılanlar ise her yerde ve her şeyde o biricik dostun yüzünü müşahede ederler.