Dilberle dem berâber derd ü elem berâber Cân ten o dilber oldu bilmem ki nem berâber Mevlâ da yâr-ı Mecnûn Leylâ da yâr-ı Mecnûn Sahrâ da yâr-ı Mecnûn gezdikçe gam berâber Gül derdli gonca derdli yâr benden önce derdli Şol derdli nice derdli derd ile em berâber Men zâr edince dilber bakıp da hande eyler Yârsızca Ab-ı Kevser olsa n’idem berâber Bahtın Hulûsî yâver yâr oldu ol dilâver Elde sabûh u sâgar ol gonca-fem berâber
Bu âşıkane gazel, sâlikin mürşid-i kâmilde fâni oluşunu, yani fenâ fi'ş-şeyh makamını ve bu muhabbet köprüsüyle fenâfillâh dairesine ulaşılan o mukaddes yolculuğu terennüm etmektedir. Gönül tahtının yegâne sultanı olan mürşide duyulan muhabbet, zâhirde mecâzî bir aşk perdesiyle örtülmüş gibi görünse de hakikatte doğrudan doğruya Hakk'a ve O'nun tecelligâhı olan kâmil insana yöneliktir. Âşık, mürşidinin şahsında Resûlullah Efendimizin nurunu ve nihayetinde Cenâb-ı Hakk'ın cemâlini seyreder. Bu muhabbet zinciri, müridin mürşidine olan râbıtası ve ondan aldığı manevi nisbet ile beslenerek sâliki kendi varlığından geçirir ve onu sevgilinin aynası haline getirir.
Gönül alan o eşsiz güzel ile her anımız, her nefesimiz bir olmuştur; onunla gelen dert de keder de bizim için bir lütuftur ve beraberce yaşanmaktadır. Âşık, mürşidinin huzurunda ve manevi gölgesinde öyle bir fena bulmuştur ki, artık kendi canı ve teni tamamen o dilberin, yani Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin varlığında eriyip gitmiştir. Sâlik bu mertebede kendi benliğinden o derece sıyrılmıştır ki, kendisinde kendine ait neyin kaldığını, hangi cüzünün hâlâ kendisiyle beraber olduğunu bilemez hale gelmiştir. Bu hal, tasavvuf yolunda müridin kendi iradesini mürşidinin iradesinde yok ettiği, nefsin fani olup ruhun aslına rücu ettiği tevhîd makamının ilk adımıdır.
Mecnun'un gönül dünyasında Leylâ da Mevlâ da aynı hakikatin farklı tecellileridir; onun asıl yâri ve sığınağı her iki âlemde de tektir. Mecnun çöllere düştüğünde, o uçsuz bucaksız yalnızlık sahrası onun dert ortağı olmuş, attığı her adımda çektiği aşk acısı ve gamı ona yoldaşlık etmiştir. Şârihler bu beyti tefsir ederken, mecâzî aşkın hakikî aşka nasıl bir köprü vazifesi gördüğüne dikkat çekerler. Sâlik, mürşidine duyduğu Leylâ vasfındaki muhabbetle pişer, sahrada yani seyr ü sülûk yalnızlığında çektiği gam ve çilelerle olgunlaşır ve nihayetinde her şeyin Mevlâ'dan ibaret olduğu tevhid sırrına erer.
Gül de gonca da bu aşk yolunda dertlidir; zira her ikisi de cemâl tecellisine ermenin, açılıp saçılmanın hasretini çekmektedir. Fakat asıl hayret verici olan, mürşid-i kâmilin, yani o hakiki yârin, müridinden çok daha önce ve çok daha derin bir dert içinde olmasıdır. Mürşid, sâliklerin manevi terbiyesi, onların selameti ve vuslata ermesi için dert yükünü omuzlamış olan zâttır. Bu mukaddes dert öyle bir sırdır ki, dermanı da kendi içinde barındırır; zira tasavvuf neşesinde dert ile derman, yani em, her zaman beraber bulunur ve sâlik dert çekmedikçe manevi şifaya kavuşamaz.
Ben aşkın hararetiyle inleyip feryat ettikçe, o gönüller sultanı mürşidim bana lütuf nazarıyla bakıp tebessüm eder; onun bu tatlı bakışı benim manevi kabz halimi genişliğe ve ferahlığa tebdil eyler. Âşık için yârin rızası ve cemâli her şeyin fevkindedir; öyle ki, eğer içinde o sevgili olmayacaksa, cennetin en yüce nimeti olan Kevser suyu bile gelse âşık onu neylesin, onunla nasıl teselli bulsun. Bu işâret, sâlikin cennet nimetlerine değil, doğrudan doğruya nimetin sahibine ve O'nun yeryüzündeki aynası olan mürşidin rızasına talip olması gerektiğinin en açık ifadesidir.
Ey Hulûsî, senin manevi nasibin ve bahtın ne kadar da yaver gitmiştir ki, o gönüller fatihi, o yiğit mürşid sana yâr ve rehber olmuştur. Şimdi senin elinde sabah vakti sunulan o manevi neşe kadehi, yani zikir ve sohbet bardağı vardır; o gonca dudaklı sevgili, yani Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri her an seninle beraberdir. Bu nihai beyitte, sabah vaktinde yapılan evrad u ezkarın ve mürşid huzurunda gerçekleşen sohbetlerin sâlike sunduğu manevi sarhoşluk, sabûh ve sâgar mazmunlarıyla anlatılarak, müridin mürşidinde fani olduğu o huzur hali mühürlenmektedir.