Erdi bekâ ser-menzil-i maksûduna âşıkların Yandı cemâlin şem´inin hoş oduna yanıkların Yandır oda cân u teni tâ kim erişe aslına Âhı odu Arşa çıkar ciğerleri yanıkların Beyhûde feryâd eylemez bülbül olanlar şol güle Vuslat demidir demleri seherde uyanıkların Sanma ki ey sûfî bugün ârif olupdur âşıkûn Rûz-ı ezelden beridir ayıklığı tanıkların Hulûsîyâ ser-tâ-kadem sîneleri dolmuş hikem Hazînetü´r-Rahmân olup cân gözleri açıkların
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin gönül dünyasından süzülen bu mübarek gazel, zahiri darlıkların ve maddi kıtlıkların, manevi bir genişliğe ve ilahi zenginliğe nasıl inkılap ettiğinin en berrak vesikalarından biridir. Bir dönem yaşanan büyük bir kıtlık esnasında Yavuzlar Köyü’ne teşrif eden Hulûsi Efendi Hazretleri, yanındakilere hitaben, güzel sohbet edecek gönüllerine göre bir yer buldukları takdirde arpa ekmeğine bile razı olacaklarını ifade buyururlar. Bu niyetle misafir oldukları Kara Mustafa Dayı’nın hanesinde, ev sahibinin ikram etmek istediği kuzuyu, dervişane edeple ve ev sahibine yük olmama hassasiyetiyle nezaketle geri çevirirler. Hanedeki arpa unundan alelacele yapılan sac ekmeği ve yanına katık edilen hüdayi mişmiş, yani yaban kayısısı eşliğinde içilen çaylar, o mütevazı odayı adeta cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüştürür. İşte bu samimi sohbet meclisinde, gönüllerin birleştiği ve dünyevi endişelerin tamamen unutulduğu o feyizli anda bu ilahi kaleme alınmıştır.
Bu gazel, baştan sona fenâfillâh dairesi içinde okunması gereken bir aşk ve tevhid beyannamesidir. Müridin mürşidinde fani olmasıyla başlayan, mürşidin Resûlullah Efendimizde fani olmasıyla derinleşen ve nihayetinde her şeyin Allah’ta fani olmasıyla kemale eren o mukaddes muhabbet zinciri, bu beyitlerin her bir satırında kendisini hissettirir. Hulûsi Efendi Hazretleri, bu şiirinde mürşidi Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerine olan sarsılmaz bağlılığını ve onun manevi terbiyesinde pişen dervişlerin hallerini terennüm etmektedir. Sivas’ın o büyük gönül sultanı olan Pirimiz İhramcızade (k.s.), dervişlerini dünya hırsından arındırıp kalplerini birer ilahi hazine haline getiren eşsiz bir mürşid-i kâmildir. Şimdi bu manevi iklimin ışığında beyitlerin derinliklerine nüfuz etmeye çalışalım.
Erdi bekâ ser-menzil-i maksûduna âşıklarınYandı cemâlin şem´inin hoş oduna yanıkların
Zahiri manada bu beyit, aşıkların can attığı ve ulaşmak istediği o en son durak olan beka menziline nihayet erişildiğini haber verir. Zaten ezelden beri aşk ateşiyle içi yanan, bağrı kavrulan o dervişler, sevgilinin o eşsiz güzelliğinin mumunun tatlı ateşinde büsbütün yanıp kül olmuşlardır. Arkaik bir ifade olan ser-menzil, yolculuğun nihai hedefini ve varılacak en son durağı ifade ederken; şem, etrafını aydınlatan mumu, od ise yakıcı ateşi temsil eder.
Mecazi ve mazmun katmanında ise cemâlin şem’i, mürşid-i kâmilin cemal tecellisidir. Tasavvuf edebiyatında mürşidin yüzü, ilahi nurun yansıdığı bir ayna veya etrafına ışık saçan bir mum olarak tasvir edilir. Yanıklar ise nefsini feda etmiş, benliğinden vazgeçmiş müridlerdir. Pervanenin muma koşup kendini ateşe atması gibi, mürid de mürşidinin manevi huzurunda fani olur. Bu fânilik, zahirde mecazi bir aşk gibi görünse de hakikatte mürşid vasıtasıyla Hakk’a duyulan o büyük aşkın perdesidir.
Deruni ve işari manada ise bu beyit, seyr ü sülûkteki fenâ ve bekâ mertebelerine tatbik edilir. Yavuzlar köyündeki o kerpiç oda, arpa ekmeği ve kayısının ikram edildiği o mütevazı meclis, zahiren fakir görünse de hakikatte ser-menzil-i maksûd yani ulaşılabilecek en yüce menzil olmuştur. Çünkü orada mürşid ile mürid arasındaki muhabbet zinciri kurulmuş, gönüller birleşmiştir. Şârihler bu durumu fenâ fi’ş-şeyh makamının bir tecellisi olarak anlar. Mürid, mürşidinin sohbetinde kendi varlığını unuttuğunda, fenâ mertebesine erer ve bu fânilik onu ilahi bekâya ulaştırır. Dünyevi kıtlık ve açlık, mürşidin cemalinin mumuyla aydınlanan o odada eriyip gitmiştir. Bugünün müridine verilen ders, mürşidinin huzurunu ve sohbetini her türlü dünyevi konforun üzerinde tutarak o manevi ateşte yanmayı göze almasıdır.
Yandır oda cân u teni tâ kim erişe aslınaÂhı odu Arşa çıkar ciğerleri yanıkların
Zahiri manada beyit, sâlike canını ve bedenini bu aşk ateşinde yakmasını tavsiye eder; ancak bu sayede toprak olan ten ve ilahi olan ruh kendi aslına, kaynağına kavuşabilecektir. Zira ciğerleri aşk acısıyla yananların çektikleri o sıcak ahların ateşi, ta yüce Arş’a kadar yükselir ve ilahi kabul görür.
Mecazi ve mazmun katmanında cân u ten, insanın çift kutuplu yapısını, yani ruh ve nefis ikiliğini temsil eder. Bunların ateşe verilmesi, nefsin tezkiye edilmesi ve ruhun beden kafesinden özgürleşmesidir. Âhı odu ise dervişin mürşidine ve Hakk’a duyduğu derin hasretin, samimi yönelişin nişanesidir. Bu ah, dervişin içindeki benlik kirlerini yakan manevi bir fırındır.
Deruni ve işari manada burada teslimiyet, riyazet ve nisbet makamına işaret buyrulur. Yavuzlar köyünde ev sahibinin kuzu kesme isteğine karşı Hulûsi Efendi’nin gösterdiği dervişane tavır, nefsin lüks ve konfor arzusunu yakıp kül etmenin amelî bir örneğidir. Arpa ekmeğine razı olmak, tenin arzularını susturmaktır. Sâlik, nefsani isteklerini yaktığı nisbette aslına, yani ruhani saflığına yaklaşır. Ciğeri yanık dervişlerin samimi sohbet esnasında çektikleri ahlar, aradaki perdeleri kaldırarak doğrudan ilahi huzura, Arş’a ulaşır. Bugünün müridine dersi, zahiri darlık ve zorluklar karşısında şikayet etmek yerine, bu darlığı nefsi terbiye etmek için bir fırsat bilip rıza makamına ermektir.
Beyhûde feryâd eylemez bülbül olanlar şol güleVuslat demidir demleri seherde uyanıkların
Zahiri manada beyit, o gülün aşkıyla bülbül olanların boş yere feryat edip ağlamadıklarını, onların her çığlığında derin bir mana olduğunu söyler. Seher vaktinde uykudan uyanıp uyanık kalanlar için o anlar, sevgiliye kavuşma ve vuslat zamanıdır.
Mecazi ve mazmun katmanında bülbül mürid, gül ise mürşid-i kâmildir. Bülbülün feryadı, müridin zikir ve niyazıdır. Seher ise hem gecenin sabaha kavuştuğu feyizli vakit hem de gaflet uykusundan uyanışın sembolüdür. Vuslat demi, mürşidin gönlüyle kurulan manevi bağın, yani râbıtanın en yoğun hissedildiği andır.
Deruni ve işari manada bu beyit murâkabe ve huzûr haline tatbik edilir. Şârihler, seher vaktindeki uyanıklığı sadece uykusuz kalmak değil, kalbin gafletten uyanması olarak tefsir ederler. Yavuzlar köyündeki o mütevazı mecliste içilen çaylar ve edilen sohbetler, dervişler için adeta kesintisiz bir seher vakti neşesi yaratmıştır. Dünyanın kıtlık karanlığı içinde, o odada uyanık kalan gönüller vuslat demini yaşamaktadır. Mürşidin huzurunda bulunmak ve onun sohbetinin feyzinden nasiplenmek, sâlik için en büyük vuslattır. Bu durum, müridin mürşidinde fani olarak Resûlullah’ın ve nihayetinde Hakk’ın huzuruna kabul edilmesi sırrına kapı aralar.
Sanma ki ey sûfî bugün ârif olupdur âşıkûnRûz-ı ezelden beridir ayıklığı tanıkların
Zahiri manada beyit, sadece dış görünüşe, şekle ve kurallara takılıp kalan kaba sufiye hitap eder. Ona, aşığın marifete ve irfana bugün, bu dünyada ulaşmadığını; ilahi aşka şahitlik eden o has kulların manevi uyanıklığının ve ayıklığının, daha ruhların yaratıldığı o ilk günde, ezel bezminde başladığını hatırlatır.
Mecazi ve mazmun katmanında sûfî kelimesi tasavvuf edebiyatında genellikle aşkın sırrına erememiş, ibadetleri sadece şekilden ibaret gören zahir ehlini ifade eder. Âşık ise kalbini tamamen Hakk’a bağlamış dervişi temsil eder. Ayıklık yani sahv, manevi sarhoşluktan sonra gelen, hakikatleri yerli yerinde görme makamıdır. Tanıklar ise ezel bezminde "Elestü bi-Rabbiküm" hitabına can u gönülden "Belâ" diyerek şahitlik edenlerdir.
Deruni ve işari manada beyitte ezeli nisbete ve ruhlar alemindeki ahitleşmeye işaret buyrulur. Yavuzlar köyündeki o derviş meclisinde, lüks ikramlar olmaksızın sadece arpa ekmeği ve yaban kayısısıyla yetinip büyük bir manevi lezzet alan dervişlerin bu hali, zahir gözüyle bakan bir sufiye anlamsız gelebilir. Ancak şârihler belirtir ki, bu muhabbet ve teslimiyet sonradan kazanılmış geçici bir heves değildir; ezel gününde mürşid ile mürid arasında kurulan o ezeli bağın, nisbetin bu dünyaya yansımasıdır. Gerçek aşıklar, ezelden beri uyanık ve ayık olanlardır; onların bu dünyadaki mütevazı halleri, o ezeli uyanıklığın birer şahididir. Bugünün dervişine ders, yol kardeşleriyle kurduğu bağın ve mürşidine olan sevgisinin ezelî bir takdir olduğunu bilip bu nisbeti titizlikle korumasıdır.
Hulûsîyâ ser-tâ-kadem sîneleri dolmuş hikemHazînetü´r-Rahmân olup cân gözleri açıkların
Zahiri manada makta beytinde aşık kendi nefsine hitap ederek der ki: Ey Hulûsi! Gönül gözleri, can gözleri ilahi nurla açılmış olan o aşıkların göğüsleri, baştan ayağa kadar ilahi hikmetlerle, gizli sırlarla dolmuştur. Onların her biri, Rahman olan Allah’ın hazinesi haline gelmiştir. Ser-tâ-kadem baştan ayağa kadar demektir; hikem ise hikmet kelimesinin çoğuludur.
Mecazi ve mazmun katmanında cân gözü yani basiret, mürşidin himmeti ve zikir telkiniyle açılan içsel görme yeteneğidir. Sîne yani göğüs, ilahi tecellilerin tecelli ettiği yerdir. Hazînetü’r-Rahmân ise Allah’ın tecellilerinin, esma ve sıfatlarının saklı olduğu kâmil insan kalbidir.
Deruni ve işari manada Hulûsi Efendi Hazretleri kendi nefsine hitap ederken, aslında mürşidi Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin terbiyesinde yetişen dervişlerin nihai makamını müjdelemektedir. Pirimiz İhramcızade (k.s.), dervişlerinin can gözünü açan bir gönül sultanıdır. Yavuzlar köyündeki o mütevazı sofrada arpa ekmeği yiyen dervişlerin sîneleri, zahiren boş görünse de hakikatte Hazînetü’r-Rahmân olmuştur. Çünkü ilahi hikmet, saraylarda değil, benliğini eritmiş mütevazı gönüllerde tecelli eder. Bugünün müridine verilen en büyük ders; zahiri yoklukların, kıtlıkların ve darlıkların, eğer gönülde mürşid sevgisi ve Allah zikri varsa, nasıl birer ilahi hazineye dönüşeceğini idrak etmektir. Can gözü açık olan derviş, arpa ekmeğinde de kayısıda da Hakk’ın tecellisini görür ve her nefeste şükreder.