Ey yâr bu gamdan kurtara mı cânı Olsun seninle etsin figânı Hayrânın olup gayrı unutsun Derdinle dâim geçsin zamânı Vaslın demiyle doldur da cânı Artık unutsun sensiz cihânı Pâyâna hicrin ersin de ey yâr Sen ol bu cânın kutlu mihmânı La’lin şarâbın lutf et ki gönlüm Mestinle bulsun ayn-ı ayânı Bir cânda yârın sevdâsı olsa Yârın o câna vasl armağânı Bir gün Hulûsî ol mihribânın Kurbânı olsun versin de cânı
Aşk yolunun yolcuları, can mülkünü cananın yoluna feda etmeyi varlığın yegane gayesi bilirler. Bu gazelde feryat eden aşık, süluk hırkasını giymiş, gönlünü mürşidinin cemaline ayna kılmış bir derviştir. Buradaki hitap, zahiren beşeri bir sevgiliye yönelmiş gibi görünse de hakikatte aşıkın mürşidinde fani olma, yani fena fiş-şeyh makamına erme arzusunun ifadesidir. Bu muhabbet zincirinin ilk halkası mürşide bağlanmak, onun aynasında Resulullah Efendimizin nurunu müşahede etmek ve nihayetinde fena fillah dairesine girmektir. Gazeldeki aşık, mürşidi olan Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin manevi huzurunda eriyerek masivadan, yani Allah dışındaki her şeyden kurtulmanın niyazındadır.
Ey yar bu gamdan kurtara mı canı / Olsun seninle etsin figanı. Aşığın feryadı, dünya gurbetinde kalmanın ve sevgiliye duyulan hasretin acısıyla başlar. Yar diye hitap edilen zat, dervişi elinden tutup hakikat deryasına ulaştıracak olan mürşid-i kamildir. Canın bu dünya gamından, nefsin ve masivanın tasallutundan kurtulması ancak mürşidin manevi himmetiyle mümkündür. Aşığın tek tesellisi, onunla beraber olmak, onun manevi ikliminde nefes alıp onunla birlikte inlemektir. Bu figan, sıradan bir acı çığlığı değil, zikir ve sohbet meclislerinde kalbin vecde gelerek inlemesidir.
Hayranın olup gayrı unutsun / Derdinle daim geçsin zamanı. Salik, mürşidinin manevi güzelliği karşısında hayranlığa düşmeyi, yani akli muhakemeleri bir kenara bırakıp hayret makamına ermeyi diler. Bu hayranlık öyle bir derecedir ki aşık, canandan gayrı ne varsa hepsini unutur. Tasavvufta rabıta, mürşidin suretini ve siretini kalbe nakşederek masivayı gönülden silmektir. Aşığın zamanı, yarin derdiyle geçmelidir; zira bu dert, dervişi olgunlaştıran, onu hamlıktan kurtaran manevi bir iksirdir. Yarinin derdiyle dertlenmeyen, vuslatın kadrini bilemez.
Vaslın demiyle doldur da canı / Artık unutsun sensiz cihanı. Vuslat demi, mürşidin manevi feyzinin ve nisbetinin müridin kalbine akması, onunla bir olması anıdır. Aşığın canı bu feyizle dolunca, artık mürşidsiz ve sevgilisiz geçen o karanlık cihanı, yani gaflet dünyasını tamamen unutur. Mürşidin huzurunda yaşanan o uyanıklık hali, müridi adeta başka bir aleme taşır ve ona dünyevi endişeleri unutturur.
Payana hicrin ersin de ey yar / Sen ol bu canın kutlu mihmanı. Hicranın, yani ayrılığın artık bir son bulması, payana ermesi niyaz edilmektedir. Gönül hanesi, mürşidin manevi varlığıyla şereflenmek ister. Yar, bu can evinin kutlu mihmanı, yani mukaddes misafiri olmalıdır. Kalp, ancak içindeki yabancılar temizlendiğinde gerçek sahibini ağırlayacak bir hane haline gelir. Mürşidin kalbe misafir olması, müridin her an rabıta halinde kalarak onun manevi huzurunu kalbinde hissetmesidir.
Lalin şarabın lutf et ki gönlüm / Mestinle bulsun ayn-ı ayanı. Lal, yakut gibi kırmızı ve kıymetli dudak manasına gelir ki tasavvufi neşvede mürşidin feyiz veren, hakikat sırlarını fısıldayan mübarek ağzını ve sözlerini temsil eder. Bu dudaktan süzülen şarap ise ilahi aşkın, marifetin ve manevi nisbetin ta kendisidir. Aşığın gönlü, bu manevi şarapla sarhoş olmak, yani mest olmak diler. Bu mestlik, aklın bağlarından kurtulup eşyanın hakikatini apaçık görme makamı olan ayn-ı ayan mertebesine ulaşmanın tek yoludur.
Bir canda yarın sevdası olsa / Yarın o cana vasl armağanı. Eğer bir kulun kalbine yarin sevdası düşmüşse, bu kendi gayretiyle değil, ancak yarin lütfuyladır. Tasavvufta muhabbet çift taraflıdır; müridin mürşide duyduğu aşk, mürşidin müride olan teveccühünün bir yansımasıdır. Kalbinde bu mukaddes sevdayı taşıyan cana, yarin en büyük hediyesi ve armağanı vuslattır. Bu vuslat, müridin mürşidinde fani olarak fena fiş-şeyh sırrına ermesidir.
Bir gün Hulusi ol mihribanın / Kurbanı olsun versin de canı. Gazelin nihayetinde aşık olan Hulusi, o mihribanın, yani şefkat ve merhamet dolu mürşidinin yoluna canını kurban etmeyi arzular. Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin şefkatli nazarı altında eriyen aşık için can vermek, cananın varlığında yok olmak demektir. Bu kurban oluş, zahiri bir ölüm değil, ölmeden önce ölmek sırrına mazhar olarak mürşidin ve nihayetinde Cenab-ı Hakkın varlığında fani olmaktır. Gönül erleri bilirler ki canı canana teslim etmeden hakiki hayata kavuşmak mümkün değildir.