Aşk yoluna sülûk eden âşıklar, bu can mülkünün yegâne sahibine ve o sahibin yeryüzündeki tecelligâhı olan mürşid-i kâmile doğru kanat çırparken, her nefeste bir vuslat ümidiyle nefes alıp verirler. Bu ilâhî yolculukta mürid, mürşidinin şahsında fâni olarak fenâ fi'ş-şeyh mertebesine adım atar; zira mürşidin kalbi, Resûlullah Efendimizin nurlu kalbine açılan bir kapı, orası ise Hakk'ın zatına ulaştıran nihayetsiz bir muhabbet deryasıdır. Gönül tahtını masivadan, yani Hak'tan gayrı her şeyden temizleyen âşık, can mülkünün sultanından bir nazar, bir feyz damlası dileyerek feryat etmektedir. Bu niyaz, zâhirde beşerî bir sesleniş gibi görünse de hakikatte mürşidin şahsında tecelli eden ilâhî cemâle duyulan sonsuz iştiyakın ve teslimiyetin ifadesidir.
Âşıklar, hitaplarına sadakat ve sırdaşlık timsali olan yâr-ı gâr vasfıyla başlarlar. Bu ifade, Sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekir Efendimizin Sevr Mağarası'ndaki o mukaddes beraberliğine ve Naşibendî yolunun sessiz zikirle filizlenen o ilk gizli sohbetine işaret eder. Gönül hanesini şâd edecek, onu gamdan kurtarıp huzura kavuşturacak olan yegâne tabib, mürşid-i kâmildir. Âşık, ey can mağarasının sırdaşı, ey kalbimin gizli köşesinde rabıta ile bağlandığım sevgili, gelip bu mahzun gönlü sevindirmeyecek misin diyerek niyaz eder. Çünkü müridin kalbi, mürşidin feyz ve nisbetiyle hayat bulur.
Sâlikin bu yoldaki en büyük engeli, kalbini meşgul eden dünya telâşeleri ve Hak'tan gayrı her türlü düşüncedir. Âşık, kalbin kapısını çalan bu yabancı ve lüzumsuz duyguları, yani sivâyı durdurmak için mürşidinin himmetine sığınır. Hak'tan uzaklaştıran her türlü hevâ ve hevesi, yabancıların boş gürültüsü olarak görür ve bunlardan yüz çevirir. Kendi çabasıyla bu dağınıklıktan kurtulamayacağını bildiği için, mürşidinden bu tarafa, yani kendi karanlık gönül ufkuna doğru lütufkâr bir nazar kılmasını diler. Mürşidin bir anlık teveccühü, müridin iç dünyasındaki bütün yabancı unsurları yakıp kül etmeye muktedirdir.
Gönül, vuslat hasretiyle yanan bir dert yurdudur. Âşık, kendi içsel ahvalini anlatırken sabrın timsali olan Hazret-i Eyyûb'un dertleriyle dertlendiğini, ayrılık acısıyla gözlerine mil çekilen Hazret-i Yâkûb gibi firkat içinde kıvrandığını dile getirir. Bu gönül, güzelliğin şahı olan Hazret-i Yûsuf'un cemâline hasrettir. Tasavvufî neşvede mürşid, müridin can Yusuf'udur; mürid ise onun hasretiyle ağlayan Yâkûb gibidir. Bu hasret ve dert, sülûk hırkasını giyen âşığın olgunlaşması, hamlıktan kurtulup pişmesi için lütfedilmiş ilâhî bir ikramdır.
Dünya üzerindeki meşhur aşk hikâyeleri, hakiki aşkın zâhirî birer perdesidir. Mecnûn'un Leylâ'ya naz etmesi, Ferhâd'ın Şîrîn'in aşkıyla dağları delip onun sözünü gözlemesi, hep bu hakiki muhabbet zincirinin yeryüzündeki akisleridir. Âşıklar için gam gecesi, vuslatın henüz gerçekleşmediği, mürşidin cemâlinden uzak kalınan demleri ifade eder. Bu ayrılık gecesi o kadar uzamıştır ki âdeta gündüzü istila etmiş, âşığın her anını karanlığa boğmuştur. Bu karanlığı aydınlatacak tek nur, yâr-ı gâr olan mürşidin feyz dolu tebessümüdür.
Nihayetinde âşık, mürşidinin huzurunda mutlak bir acziyet ve teslimiyet makamındadır. Kendini çaresiz, eli kolu bağlı, yani derman dileyen bir deste halinde ve dili tutulmuş, söz söylemeye mecali kalmamış bir dilsiz gibi niteler. Bu garip ve mariz kulun yegâne şifası, mürşidinin şefkatli kollarıyla onu sarması ve manen tedavi etmesidir. Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin manevi terbiyesinde yetişen gönüller, bu teslimiyetle mürşidlerinin kapısında birer garip hasta gibi beklerler. Bu bekleyiş, fenâ dairesinin son kapısıdır; zira mürşidde fâni olan hasta, nihayetinde canların canı olan Hakk'ın varlığında şifa bularak ebedî diriliğe kavuşacaktır.