şu an hazırlanmaktadır, sabrınıza teşekkürler.
naksibend.comyolumuz sohbet yoludur
← beyitler

Aşkın yakıp eyledi nâr cümle işimi kıldı zâr Gitdi kamu nâmûs u âr ey yâr-ı sâdık yâr yâr Gönlüm sana hayrânedir dîdelerim giryânedir Bu cân dahi kurbânedir ey yâr-ı sâdık yâr yâr Mürüvvet issi âlî-şân müştâkadır sana bu cân Derdinledir yamân ey yâr-ı sâdık yâr yâr Bî-çâre kıldın gönlümü âvâre kıldın gönlümü Bîmâre kıldın gönlümü ey yâr-ı sâdık yâr yâr Bu gözlerim görmek diler dîdârını bilmek diler Bu can dâhi ermek diler ey yâr-ı sâdık yâr yâr Hulûsî’nin gönlü yâre düşüp her dem âh-u zâre Huzûruna nasıl vara ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Hulusi Efendiihvân okuması
okuyuşlar · 2
Aşkın yakıp eyledi nâr cümle işimi kıldı zâr
Gitdi kamu var ile âr ey yâr-ı sâdık yâr yâr
Gönlüm sana hayrânedir dîdelerim giryânedir
Bu cân dahi kurbânedir ey yâr-ı sâdık yâr yâr
Mürüvvet issi âlî-şân müştâkadır sana bu cân
Derdinledir hâlim yamân ey yâr-ı sâdık yâr yâr
Bî-çâre kıldın gönlümü âvâre kıldın gönlümü
Bîmâre kıldın gönlümü ey yâr-ı sâdık yâr yâr
Bu gözlerim görmek diler dîdârını bilmek diler
Bu can dâhi ermek diler ey yâr-ı sâdık yâr yâr
Hulûsî’nin gönlü yâre düşüp her dem âh-u zâre
0:00 /
3:59
Tarayıcınız dinleme çubuğunu açamadı — kaydı aşağıdan dinleyebilirsiniz:
Ana kayıt
Alternatif okuma
şerh

Bu nadide nutk-ı şerif, Nakşibendî yolunun büyük âşıklarından Hulûsi Efendi’nin, mürşidi ve maneviyat güneşimiz olan Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne duyduğu derin muhabbetin, teslimiyetin ve fenâ halinin bir tezahürüdür. Tasavvuf neşvesinde aşk, sâlikin nefsaniyetinden sıyrılıp Hakk’a vasıl olması için en büyük bürhandır. Lakin bu aşk-ı hakîkîye giden yol, kâmil bir mürşide duyulan muhabbetten geçer. Mürid, mürşidinin manevi şahsiyetinde fâni olmadan (fenâ fi’ş-şeyh), Resûlullah Efendimiz’in nurunda eriyemez (fenâ fi’r-resûl) ve nihayetinde Allah’ın zâtında yokluk sırrına (fenâfillâh) erişemez. Bu muhabbet zinciri öylesine sağlamdır ki, âşığın dilinden dökülen her yâr, dost ve cânân hitabı, aslında Hakk’ın yeryüzündeki tecelligâhı olan mürşid-i kâmile ve onun aynasından doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a yöneliktir.

Hulûsi Efendi’nin bu içli yakarışında, seyr ü sülûk yolculuğundaki bir dervişin dünyevi bağlardan kopuşu, kalbinin yalnızca ilahi nisbet ile atışı ve mürşidinin eşiğinde bir hiç olma arzusu terennüm edilmektedir. Sadık bir yâr olan mürşid, müridini elinden tutup masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) kurtaran, kalbine zikrullahın tohumunu eken ve onu hakikat pınarına götüren en büyük vesiledir. Şimdi bu irfan dolu mısraların manevi katmanlarına, edep ve teslimiyet nazarıyla eğilelim.

Aşkın yakıp eyledi nâr cümle işimi kıldı zârGitdi kamu nâmûs u âr ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Âşık, sadık dostu ve rehberi olan Pir Efendi Hazretleri’ne seslenerek, ona duyduğu muhabbetin kendisini bir ateş (nâr) gibi yakıp kavurduğunu, dünya namına ne işi varsa hepsini bir iniltiye ve feryada (zâr) dönüştürdüğünü ifade etmektedir. Tasavvuf yolunda kalbe düşen aşk ateşi, sâlikin içindeki masiva sevgisini yakarak temizler. Bu öyle bir ateştir ki, kişinin halk arasındaki itibarını, kınanma korkusunu, yani namus ve ar perdesini ortadan kaldırır. Derviş, kınayanların kınamasından korkmaz hale gelir; zira onun tek gayesi, yâr-ı sâdık olan mürşidinin rızasını kazanmak ve o rıza kapısından Hakk’ın vuslatına ermektir. Zahiri ayıplamalar, hakikat yolcusunun umurunda dahi olmaz.

Gönlüm sana hayrânedir dîdelerim giryânedirBu cân dahi kurbânedir ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Maneviyat yolcusunun kalbi, mürşidinde tecelli eden ilahi güzellikler ve sırlar karşısında büyük bir şaşkınlık ve hayranlık içindedir. Bu hayret makamı, idrakin acziyetini anlayıp Hakk’ın azameti karşısında secde etmektir. Gözlerin sürekli yaşlı (giryân) olması, kalpteki bu derin muhabbetin ve vuslat hasretinin dışa vurumudur. Âşık, sadece gözyaşı dökmekle kalmaz; en kıymetli sermayesi olan canını dahi bu yolda kurban etmeye hazırdır. Fenâ makamının sırrı da buradadır; canı kurban etmek, kendi varlığından, iradesinden ve benliğinden vazgeçip, mürşidinin manevi terbiyesine tam bir teslimiyetle boyun eğmektir.

Mürüvvet issi âlî-şân müştâkadır sana bu cânDerdinledir hâlim yamân ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Bu beyitte Pirimiz İhramcızade Hazretleri’nin yüce makamına bir hürmet nişanesi vardır. O, manevi rütbesi yüce (âlî-şân) ve fütüvvet, mertlik, ihsan sahibi (mürüvvet issi) bir kâmil insandır. Âşığın canı, böylesi bir zâtın sohbetine, nazarına ve feyzine şiddetle arzu duymakta, ona kavuşmak için can atmaktadır (müştâk). Aşkın getirdiği dert, zahirde bir ızdırap gibi görünse de hakikatte sâlikin en büyük dermanıdır. Derdi olmayan kalpte zikir yeşermez. Âşık, mürşidinden aldığı bu tatlı dert ile halinin yaman olduğunu söylerken, aslında bu manevi sarhoşluktan duyduğu hüznü ve aynı zamanda o hüzne olan bağlılığını dile getirmektedir.

Bî-çâre kıldın gönlümü âvâre kıldın gönlümüBîmâre kıldın gönlümü ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Mürşid-i kâmil, müridinin kalbini dünyaya bağlayan bütün çareleri kesip atar. Gönül, masivadan yüz çevirdiği için dünya ehline göre çaresiz (bî-çâre) ve başıboş (âvâre) görünür. Oysa bu âvarelik, kalbin dünyevi bağlardan kurtulup ilahi aşka pervane olmasıdır. Gönlün hasta (bîmâr) kılınması ise, nefsin hastalıklarından arınma sürecindeki manevi bir zafiyet halidir; derviş kendi gücünden ve kuvvetinden soyutlanır, acziyetini idrak eder. Bu manevi hastalık, ancak yâr-ı sâdık olan mürşidin himmetiyle ve kalbe nakşettiği zikrullah şifasıyla iyileşir, sâliki fenâfillâh ufkuna taşır.

Bu gözlerim görmek diler dîdârını bilmek dilerBu can dâhi ermek diler ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Âşığın en büyük arzusu, sevdiğinin yüzünü (dîdârını) görmektir. Nakşibendî âdâbında râbıta, mürşidin ruhaniyetini ve nurani simasını kalpte hazır bilmektir. Bu gözler, zahirde mürşidin mübarek yüzünü görmeyi dilerken, hakikatte o yüzde parlayan ilahi tecellileri müşahede etmeyi arzular. Canın ermek dilemesi ise, seyr ü sülûkun gayesi olan vuslattır. Damlanın deryaya kavuşmak istemesi gibi, âşığın ruhu da mürşidinin rehberliğinde aslına, yani Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz varlığına karışıp orada yok olmak, bekâbillâh sırrına ermek niyetindedir.

Hulûsî’nin gönlü yâre düşüp her dem âh-u zâreHuzûruna nasıl vara ey yâr-ı sâdık yâr yâr

Nutk-ı şerifin sonunda Hulûsi Efendi, o büyük tevazuu ve mahviyetiyle kendi ismini anarak halini özetler. Gönlü yâre, yani Pir Efendi Hazretleri’ne öylesine bağlanmıştır ki, aldığı her nefes bir âh ve feryada dönüşmüştür. Bu âh, kalpteki ism-i celâl zikrinin dışa vuran ateşidir. Bütün bu muhabbete ve yanmışlığa rağmen âşık, kendini o kadar kusurlu ve aciz görür ki, "Senin o yüce, tertemiz manevi huzuruna ben bu halimle nasıl çıkarım?" diyerek edebi ve hiçliği kuşanır. Gerçek dervişlik de budur; dağlar kadar ameli ve aşkı olsa da, mürşidinin ve Rabbinin kapısında kendini bir hiç mesabesinde bilmek, o sadık yârin himmetine sığınmaktan başka bir çare bulamamaktır.