Seyyid Nizâmoğlu’nun bu samimi nutk-ı şerifi, baştan ayağa bir ilahi aşk ve teslimiyet beyanıdır. Şair, dünya telaşından ve masivadan yani Allah dışındaki her şeyden yüz çevirerek sadece Hak rızasına yönelmenin huzurunu terennüm eder. Şiirin bütününde, nefsin terbiyesiyle kalbin tasfiye edilmesi ve nihayetinde kulun kendi iç aleminde hakiki sevgiliye ulaşması süreci, dervişane bir edayla dile getirilmiştir. Bu manevi yolculukta çekilen çileler ve duyulan hasret, insanı olgunlaştıran birer lütuf olarak kabul edilir.
İlk dörtlükte şair, gece gündüz durmaksızın dönerek ve Allah diyerek yanmayı bir lütuf bilir. Buradaki dönmek ifadesi hem kainatın durmaksızın dönen nizamına ayak uydurmayı hem de kalbin her an Yaratıcıyı anarak uyanık kalmasını ifade eder. Hakiki aşık için yanmak, hamlıktan kurtulup pişmenin ve ilahi huzura kabul edilmenin yegane yoludur.
İkinci dörtlükte, aşkın sırrına eremeyen inkarcıların yani münkirlerin ve iki yüzlü davranan münafıkların bu yoldaki nasipsizliği vurgulanır. Kalbi dünya sevgisiyle katılaşmış olanlar dervişin halinden anlayamazlar. Şairin gözlerinin hiç gülmeyip sürekli ağlaması ise dünyevi bir kederden değil, sevgiliye duyulan hasretin ve ayrılık acısının bir tezahürüdür. Şârihler bu ağlamayı kalbin cilalanması ve günahlardan arınması olarak görürler.
Üçüncü dörtlükte dervişin tevazu ve mahviyet, yani nefsini yok etme arzusu zirveye ulaşır. Şair, kendisini bırakıp yakmalarını ve kül etmelerini ister; zira kül olmak, benlik davasından tamamen vazgeçmektir. Taşkın bir sel gibi akıp yol olmak ve üzerine basılıp çiğnenmeyi dilemek, halka hizmeti Hakka hizmet bilmenin ve kibirden tamamen arınmanın en güzel ifadesidir.
Son dörtlükte ise Seyyid Nizâmoğlu kendi nefsine seslenerek manevi bir uyanışa çağrıda bulunur. Hakiki dostu yani Yâr’i dışarıda değil, kendi gönül aynasında araması gerektiğini hatırlatır. İnleyerek ve feryat ederek çekilen bu hasret, insan-ı kamil olma yolunda ruhun çektiği gurbet acısıdır ve bu acı dervişi kendi özündeki ilahi sırra ulaştıracaktır.