Gönül cândan geçer yârdan geçilmez Cihânı terk eder yârdan geçilmez Şol Edhem oğlunun etdiği gibi Kamu vardan geçer yârdan geçilmez Eğer yâr oldun ise sen o yâra Ko gayrı kâr u var yârdan geçilmez Şu pervâneyi görmen mi verip cân Yanar nârdan geçer yârdan geçilmez Ana sâdık denir ki bile tahkîk Geçe serden bile yârdan geçilmez Eğer bülbül isen et hâra minnet Gücenip hâra gül-zârdan geçilmez Bu yolda cân verip merd ol Hulûsî Eğer âşıksan ikrârdan geçilmez
Bu muazzam nutk-ı şerif, seyr ü sülûk yolunda yürüyen bir sâdık âşığın, mürşid-i kâmiline duyduğu mutlak teslimiyeti ve muhabbeti terennüm eder. Tasavvuf neşvesinde aşk, zâhirî ve fânî olandan sıyrılıp hakikî olana, yani Hakk’a vasıl olmanın yegâne köprüsüdür. Bu köprünün dünyadaki en sağlam ayağı ise mürşid-i kâmildir. Âşıkların dilinde yâr, dost veya cânân olarak anılan o mübarek zâtlar, aslında Resûlullah Efendimiz’in ve nihayetinde Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki tecelligâhı, nurlu birer aynasıdır. Bu beyitleri terennüm eden büyük zât Hulûsi Efendi, kendi mürşidi olan Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri'ne k.s. duyduğu derin muhabbeti dile getirirken, aslında fenâ fi'ş-şeyh makamından fenâ fi'r-resûl ve nihayetinde fenâfillâh ufkuna uzanan o kopmaz muhabbet zincirinin sırlarını bizlere ifşâ etmektedir.
Hakikî manada yâr olan mürşide bağlanan bir gönül için dünya ve içindekiler birer gölgeden ibarettir. İnsan, fıtratı gereği sevdiğinde fâni olmak, onun boyasıyla boyanmak ister. Bu yolda mürid, mürşidinin nazarıyla dirilir, onun sohbetiyle beslenir ve râbıtasıyla masivâdan, yani Allah'tan gayrı her şeyden arınır. İşte bu şiir, canı, cihanı, malı ve mülkü terk etmenin kolay, fakat mürşidin eşiğinden ve muhabbetinden geçmenin imkânsız olduğunu anlatan bir teslimiyet beyannamesidir.
Gönül cândan geçer yârdan geçilmezCihânı terk eder yârdan geçilmez
Gönül, ilâhî nazargâhtır ve içine gerçek aşk düştüğünde artık kendi varlığından, kendi canından bile vazgeçmeye hazırdır. Tasavvuf yolunda ilk adım, kişinin kendi nefsani arzularından, yani mecazî anlamdaki canından geçmesidir. Âşık, Pir Efendi Hazretlerimiz gibi bir kâmil mürşidin şahsında Hakk'ın cemalini müşahede ettiğinde, artık onun için bu fâni cihanın hiçbir kıymeti kalmaz. Dünyayı ve dünyevî bağları terk etmek âşık için bir yük değil, bilakis bir hafiflemedir. Zira can verilir, cihan bırakılır ama gönlü Hakk'a bağlayan o nurlu yârdan, o mukaddes nisbetten asla vazgeçilmez.
Şol Edhem oğlunun etdiği gibiKamu vardan geçer yârdan geçilmez
Bu beyitte, Belh tahtını ve tacını Hakk'ın aşkı uğruna terk eden büyük velî İbrahim bin Edhem Hazretleri'ne ince bir telmih vardır. Edhem oğlu gibi, insan sahip olduğu bütün maddî varlıktan, şandan, şöhretten ve makamdan tek bir anda vazgeçebilir. Çünkü mürşidin kalbe akıttığı feyiz ve muhabbet, dünyadaki bütün hazinelerden daha kıymetlidir. Kamu varlık, yani insanın sahip olduğunu zannettiği her şey aslında birer emanettir ve hakiki varlık sahibi yalnızca Allah'tır. Âşık, mürşidinin rehberliğinde kendi hiçliğini idrak eder, bütün varlığından soyunur ama o yâre olan bağlılığından asla geri dönmez.
Eğer yâr oldun ise sen o yâraKo gayrı kâr u var yârdan geçilmez
Eğer bir sâlik, kâmil bir mürşide intisap edip ona hakiki manada dost ve yâr olmuşsa, artık onun lügatinde dünya menfaati, kâr ve zarar hesabı kalmamalıdır. Ko gayrı kâr u var diyerek, âşığa dünyevî kazançları ve benlik davasını bir kenara bırakması öğütlenir. Çünkü muhabbet pazarında kâr, ancak canı verip cânânı bulmakla elde edilir. Mürşidine tam bir teslimiyetle bağlanan mürid, onun aynasında Resûlullah'ın nurunu seyreder; bu seyrin lezzetini alan bir kalp için başka hiçbir kazanç, o yârdan geçmeye bedel olamaz.
Şu pervâneyi görmen mi verip cânYanar nârdan geçer yârdan geçilmez
Ateşin etrafında dönen ve nihayetinde kendini o ateşe atarak yanan pervâne, tasavvuf edebiyatında fenâ makamının en güzel sembolüdür. Pervâne nasıl ki ışığa duyduğu aşkla ateşe atılır, yanıp kül olur ve ateşle birleşirse; sâdık bir mürid de mürşidinin muhabbet ateşinde kendi benliğini yakar. Yanar nârdan geçer ifadesi, âşığın aşk ateşinde yanmayı göze aldığını, acı ve ızdıraptan çekinmediğini, ateşin içinden geçip gittiğini ama o ateşi harlayan yârdan, yani ilâhî aşktan asla vazgeçmediğini gösterir. Bu, müridin mürşidinde fâni olması, kendi iradesini mürşidinin iradesine teslim etmesi sırrıdır.
Ana sâdık denir ki bile tahkîkGeçe serden bile yârdan geçilmez
Tasavvuf yolunda taklitten tahkike, yani şüphesiz ve kesin bir bilgiye, yaşanmış bir idrake ulaşmak esastır. Gerçek manada sâdık olan kişi, bu yolun hakikatini tahkik derecesinde bilen ve yaşayan kişidir. Ser, yani baş, insanın aklını, gururunu ve benliğini temsil eder. Sâdık âşık, gerektiğinde aklın sınırlarını aşar, gururunu ayaklar altına alır, canından ve başından geçer. Çünkü o bilir ki, baş verilir ama sır verilmez; can verilir ama Hakk'a giden yolda elinden tutan, kalbini dirilten o mübarek yârdan, mürşid-i kâmilden asla geçilmez.
Eğer bülbül isen et hâra minnetGücenip hâra gül-zârdan geçilmez
Bülbül âşığı, gül ise sevgilinin cemalini ve mürşidin nurlu yüzünü temsil eder. Gülün etrafındaki hâr, yani dikenler ise seyr ü sülûk yolunda karşılaşılan çileler, imtihanlar ve nefsin zorlandığı anlardır. Âşığa düşen, güle ulaşmak için dikenin zahmetine katlanmak, hatta o dikene minnet etmektir. Zira diken, gülü muhafaza eder; çileler de âşığın kalbini masivâdan korur ve olgunlaştırır. İnsan, yolda karşılaştığı zorluklara, nefse ağır gelen terbiyelere veya ihvan arasındaki imtihanlara gücenip de o feyizli gül bahçesinden, mürşidinin sohbetinden ve halkasından asla uzaklaşmamalıdır.
Bu yolda cân verip merd ol HulûsîEğer âşıksan ikrârdan geçilmez
Büyük zât Hulûsi Efendi, kendi ismini zikrederek aslında hepimizin nefsine hitap etmektedir. Bu hakikat yolunda merd olmak, yani manevî bir yiğitlik sergilemek, canı feda etmeyi göze almakla mümkündür. İkrâr, müridin mürşidine verdiği söz, ettiği biat ve Allah'a ezelde verdiği ahittir. Eğer kalbinde zerre kadar hakiki aşk varsa, insan verdiği bu sözden ne pahasına olursa olsun dönmez. Pirimiz İhramcızade k.s. gibi ulu zâtların elinden tutarak Hakk'a verilen bu ikrar, dünya ve ahiret saadetinin anahtarıdır. Âşık, son nefesine kadar bu ikrar üzere yaşar, mürşidinin eşiğinde baş koyar ve o muhabbet zincirine tutunarak fenâfillâh denizine karışır.