Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur, Bir dem gelir şâdân olur, bir dem gelir giryan olur, Bir dem sanırsın kış gibi, şol zemheri olmuş gibi, Bir dem beşâretten doğar, hoş bağ ile bostan olur, Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez, Bir dem cehâlette kalır, hiç nesneyi bilmez olur, Bir dem dev olur ya peri, viraneler olur yeri, Bir dem uçar Belkıs ile, sultân-ı ins û can olur, Bir dem varır mescitlere, yüz sürer anda yerlere, Bir dem varır deyre girer, incil okur ruhban olur, Bir dem gelir İsa gibi, ölmüşleri diri kılar, Bir dem girer kibr evine, Fir’avn ile Haman olur, Bir dem döner Cebrail’e, rahmet saçar her mahfile, Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur.
Yunus Emre Hazretleri'nin bu nutk-ı şerifi, sâlikin seyr ü sülûk yolculuğunda kalbinin uğradığı tecellileri, değişken halleri ve kabz ile bast durumlarını tasvir eden muazzam bir irfan levhasıdır. Gönül, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîgâhı ve Çalab'ın tahtı olduğundan, sürekli bir karar üzere kalmaz; her an yeni bir tecellide olan Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının aynası olarak renkten renge girer. Bu değişkenlik, müridin mürşidinde fâni olma ve mürşid vasıtasıyla Resûlullah'ta ve nihayetinde Allah'ta fâni olma yolundaki sülûk mertebelerinin birer cilvesidir.
Aşk yolunun yolcusu olan sâlik, mürşid-i kâmilin terbiyesi altında nefsini tezkiye ederken, kalbi bazen celâl bazen cemâl tecellileriyle sarsılır. Bu haller, sâlikin kendi benliğinden sıyrılıp mutlak fâniliğe, yani miskinlik makamına ulaşması için birer terbiyevi süreçtir. Şârihler bu değişken halleri, sâlikin kendi iradesini mürşidinin ve Hakk'ın iradesinde yok etmesi sürecindeki muvazene arayışları olarak görürler.
Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur,Bir dem gelir şâdân olur, bir dem gelir giryan olur,
Cenâb-ı Hak bana öyle bir gönül ihsan etti ki, daha "ha" demeye kalmadan, yani çok kısa bir sürede, aniden şaşkınlığa ve hayranlığa düşer. Kâh sevinçli ve neşeli yani şâdân olur, kâh gözyaşı döküp ağlayan yani giryan bir hale bürünür. Gönül, tasavvufta Çalab'ın tahtı, yani ilâhî tecellilerin yegâne aynasıdır. "Ha demeden" ifadesi, tecellinin zamansızlığını ve kalbe gelen ilhamların süratini remzeder. Şâdân olmak cemâl tecellilerinin, giryan olmak ise celâl tecellilerinin kalpteki yansımasıdır. Mürid, mürşidinin nazarıyla muhatap olduğunda onun gönül aynasından yansıyan nurlarla hayran kalır. Mürşid, müridin Hak ile arasındaki bağı kuran sâkîdir; onun sunduğu marifet şarabı müridi bazen neşelendirir bazen de günahlarının ve acziyetinin farkına vardırarak ağlatır.
İşaret buyrulur ki, bu beyitte sâlikin seyr ü sülûkteki kabz yani daralma ve bast yani genişleme hallerine telmih vardır. Kalp, kelime manası itibariyle de dönen ve değişen demektir. Sâlik, mürşidinde fâni olma mertebesinde mürşidinin ahlâkıyla ahlâklanırken, mürşidin kalbinden süzülen feyizler müridin kalbini bir an neşveye, bir an hüzne sevk eder. Şârihler bu durumu, sâlikin henüz tam manasıyla istikrar bulamadığı, telvin yani renkten renge girme makamında olduğunu gösteren bir nişane olarak anlarlar. Sâlikin gönlünde bu hallerin yaşanması, onun canlı bir kalbe sahip olduğunun ve sülûkünün devam ettiğinin delilidir.
Bir dem sanırsın kış gibi, şol zemheri olmuş gibi,Bir dem beşâretten doğar, hoş bağ ile bostan olur,
Gönül bazen öyle bir hale gelir ki onu kış mevsimi, hatta kışın en şiddetli soğuğu olan zemheri gibi sanırsın. Bazen de müjdeli bir haberden yani beşâretten doğarak çiçek açar, güzelliklerle dolu hoş bir bağ ve bostan haline gelir. Kış ve zemheri, sâlikin gönlünün feyizden uzak kaldığını hissettiği, mürşidinin himmet ve teveccühünden mahrum kaldığını sandığı kuraklık ve soğukluk dönemlerini temsil eder. Bağ ve bostan ise, mürşid-i kâmilin gönül bahçesidir. Mürşidin bir tebessümü, bir tatlı sözü veya zikir telkini, mürid için en büyük beşâret yani müjdedir. Bu müjdeyle müridin iç dünyası canlanır, marifet gülleriyle bezenmiş bir bostana dönüşür.
Bu beyitte sâlikin seyr ü sülûkteki celâlî ve cemâlî terbiyesine işaret edilmektedir. Zemheri hali, nefsin terbiyesi için gerekli olan riyazet, mücahede ve celâlî tecelliler altındaki kabz halidir. Bu soğukluk, sâlikin içindeki hamlıkları yakıp yok etmek içindir. Beşâret ile bağ ve bostan olmak ise, bast halini ve cemâlî tecellilerle gelen ümit ve neşeyi ifade eder. Şârihler, sâlikin bu iki hal arasında gidip gelmesini, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi için kaçınılmaz bir süreç olarak değerlendirirler. Zira kış olmadan bahar gelmez; zemherinin soğuğu çekilmeden bağ ve bostanın meyveleri olgunlaşmaz. Mürid bu hallerde mürşidine olan teslimiyetini kaybetmemeli, her iki halin de Hakk'ın birer terbiyesi olduğunu bilmelidir.
Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez,Bir dem cehâlette kalır, hiç nesneyi bilmez olur,
Gönül bazen öyle bir hale bürünür ki dilsizleşir, tek bir kelime dahi söyleyemez, en basit bir sözü dahi açıklayıp şerh edemez. Bazen de tam bir bilgisizlik ve cehâlet içinde kalır, dünyadaki hiçbir şeyi bilmez hale gelir. Söyleyememek ve şerh edememek, mürşidin huzurunda duyulan heybet ve hayret halinin bir neticesidir. Mürşid-i kâmilin gönül aynasından yansıyan ilâhî nurlar karşısında müridin aklı ve dili tutulur. Cehâlette kalıp hiçbir şeyi bilmez olmak ise, zâhirî ilimlerin ve akli kurguların aşk karşısında hükümsüz kalmasıdır. Bu durum, müridin mürşidinde fâni olarak kendi cüzi ilmini ve idrakini yok etmesi, ümmîlik sırrına ermesidir.
İşaret buyrulur ki, bu beyitte tevhid mertebelerinden hayret ve fena makamlarına atıf vardır. Sâlik, ilâhî azamet ve kibriya tecellileri karşısında hayrete düştüğünde nutku tutulur; bu hal fenâ-i sıfât mertebesinin bir cilvesidir. Kendi ilmini Hakk'ın mutlak ilmi karşısında yok eden sâlik, zâhiren cahil görünse de batınen ledünnî bir marifete erer. Şârihler bu cehâleti, sıradan bir bilgisizlik değil, bilmediğini bilmek ve Hakk'ın bilgisinde fâni olmak şeklinde anlarlar. Mürid, mürşidinin huzurunda ve zikir esnasında kendi benliğini ve bildiklerini unuttuğu ölçüde hakiki marifete kapı aralar. Bu hal, sâlikin fakr ve miskinlik sırrına ererek kendi varlığından geçmesinin bir adımıdır.
Bir dem dev olur ya peri, viraneler olur yeri,Bir dem uçar Belkıs ile, sultân-ı ins û can olur,
Gönül bazen bir dev veya peri gibi vahşi ve hırçın olur, kendine mekân olarak yıkık dökük viraneleri seçer. Bazen de Hazret-i Süleyman'ın tahtına ortak olan Belkıs ile birlikte göklerde uçar; insanların ve cinlerin sultanı haline gelir. Dev ve peri, nefsin vahşi, karanlık ve azgın yönlerini; virane ise harab olmuş, dünya sevgisiyle kararmış kalbi remzeder. Belkıs ve sultanlık ise, mürşidin gönül mülküne girmek, onun himmetiyle ruhani derecelere yükselmek ve kalbî saltanata ermektir. Mürid, mürşidinin terbiyesinden uzaklaştığında nefsinin esiri olarak viranelerde dolaşan bir dev gibi olur; mürşidine râbıta ve teslimiyetle bağlandığında ise ruhu yücelere uçar ve kendi iç dünyasının sultanı olur.
Bu beyitte sâlikin nefs-i emmâre ile nefs-i mutmainne arasındaki gidiş gelişleri tasvir edilmektedir. Dev ve peri hali, sâlikin nefsî arzularının ve vesveselerinin hücumuna uğradığı, kendisini manen yıkık ve harabe hissettiği anlardır. Belkıs ile uçup sultan olmak ise, sâlikin ruhunun melekût âlemine yükselmesi, kalbinin Süleymanî bir saltanata, yani ruhanî bir hâkimiyete kavuşmasıdır. Şârihler bu durumu, sâlikin seyr ü sülûkteki iç dünyasındaki iniş çıkışlar olarak yorumlarlar. Mürid, nefsî viraneliklerden kurtulup ruhani sultanlığa ermek için mürşidinin himmet kanatlarına sığınmalı ve onun rehberliğinde uçmalıdır.
Bir dem varır mescitlere, yüz sürer anda yerlere,Bir dem varır deyre girer, incil okur ruhban olur,
Gönül bazen mescitlere gider, orada huşu içinde secdeye varıp yüzünü yerlere sürer. Bazen de kiliseye, manastıra yani deyre girer, orada İncil okuyarak hristiyan din adamı yani ruhban gibi bir hayata bürünür. Mescit ve secde etmek, şeriatın zâhirî emirlerine tam bir bağlılığı, ibadet ve taatteki samimiyeti temsil eder. Deyr ve ruhbanlık ise, tasavvufî neşvede her türlü kayıttan kurtulmayı, kesretten yani çokluktan sıyrılıp vahdete yönelmeyi ve dünyadan tamamen el etek çekmeyi remzeder. Mürşid-i kâmil, müridini hem şeriatın zâhirî edebine riayet ettirerek mescit ehli kılar, hem de kalbini masivadan yani Allah dışındaki her şeyden temizleyerek onu adeta dünyadan tecrit olmuş bir ruhban gibi sır âlemine daldırır.
İşaret buyrulur ki, bu beyit vahdet-i vücûd neşvesinin ve tecellî-i zât mertebesinin en derin remizlerini taşır. Şârihler bu durumu, sâlikin mezhep ve meşrep kayıtlarının ötesine geçerek her şeyde Hakk'ın tecellisini görmesi hali olarak anlarlar. Mescit de deyr de nihayetinde Hakk'ın esmâsının tecelli ettiği mekânlardır. Sâlik, fenâfillâh dairesinde fâni olduğunda, zâhirî ayrımlar ortadan kalkar ve o, her zerrede sevgilinin cemâlini müşahede eder. Ancak bu hal, şeriatı hafife almak değil, bilakis şeriatın hakikatine ermektir. Mürid için buradaki ders, zâhirî kalıplara sıkışıp kalmadan, her an ve her yerde Hakk'ın huzurunda olduğunun bilinciyle yaşatmaktır.
Bir dem gelir İsa gibi, ölmüşleri diri kılar,Bir dem girer kibr evine, Fir’avn ile Haman olur,
Gönül bazen Hazret-i İsa gibi mucizevi bir nefese sahip olur, manen ölmüş olanları diriltir. Bazen de kibir ve azamet evine girerek, tarihin en kibirli ve inkârcı şahsiyetleri olan Firavun ve onun veziri Haman gibi bir hale bürünür. İsa nefesli olmak, mürşid-i kâmilin feyziyle nasiplenip insanlara hakikati tebliğ etmek, gaflet uykusundaki gönülleri uyandırmaktır. Mürid, mürşidinde fâni olduğunda onun nefesiyle nefeslenir ve çevresine hayat verir. Kibr evine girip Firavun ve Haman olmak ise, sâlikin nefsine mağlup olarak benlik davasına kalkışması, mürşidinin terbiyesini unutup kendi aklını ve gücünü beğenmesidir.
Bu beyitte sâlikin seyr ü sülûkteki en büyük tehlikelerden biri olan ucub yani kendini beğenme ve kibir tuzaklarına karşı uyarıldığı görülmektedir. Sâlik, mürşidinin himmetiyle bazı manevi hallere ve keşiflere mazhar olduğunda, eğer nefsini tamamen tezkiye edemediyse, bu halleri kendinden bilerek kibirlenebilir ve Firavunlaşabilir. Şârihler bu durumu, nefs-i levvâme ve nefs-i mülhime mertebelerindeki sâlikin ayak kaymaları olarak şerh ederler. Hakiki mürid, kendisinden sadır olan her türlü güzelliği ve manevi dirilticiliği mürşidinin ve Hakk'ın bir lütfu olarak görmeli; kibr evine girmekten kaçınarak her daim acziyet ve fakr içinde kalmalıdır.
Bir dem döner Cebrail’e, rahmet saçar her mahfile,Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur.
Gönül bazen Hazret-i Cebrail gibi mukaddes bir meleğe dönüşür, her meclise ve topluluğa yani mahfile ilâhî rahmet ve müjdeler saçar. Bazen de yolunu şaşırmış, sapkın yani gümrah bir hale gelir; bu değişkenlikler karşısında zavallı ve çaresiz yani miskin Yunus şaşkınlık içinde kalır. Cebrail olmak, mürşid-i kâmilin gönlünden aldığı ilâhî feyizleri ve marifetleri diğer ihvana ulaştıran bir elçi vazifesi görmektir. Gümrah olmak ise, sâlikin kendi aklıyla baş başa kaldığında yolunu kaybetme korkusunu ve acziyetini ifade eder. Miskin kelimesi, Yunus Emre Hazretleri'nin meşrebinin esası olan fakr ve benlik terki makamıdır. Hayran olmak ise, tüm bu zıtlıkların arkasındaki tek bir faili, yani Cenâb-ı Hakk'ın kudretini görerek hayret makamına ulaşmaktır.
İşaret buyrulur ki, bu makta beytinde Yunus Emre Hazretleri kendi nefsine hitap ederek sülûkün nihai noktası olan hayret ve fenâfillâh makamını fısıldamaktadır. Sâlik, seyr ü sülûkün son mertebelerinde, kalbindeki tüm bu değişkenliklerin, iniş ve çıkışların aslında tek bir Zat'ın esmâ ve sıfatlarının tecellilerinden ibaret olduğunu idrak eder. Cebrail gibi rahmet saçmak da, gümrah gibi şaşkınlığa düşmek de Hakk'ın takdiridir. Şârihler bu hayranlığı, sâlikin kendi cüzi iradesini tamamen Hakk'ın iradesine teslim ettiği, Allah'tan başka fail yoktur sırrına erdiği bekâbillâh makamının bir cilvesi olarak anlarlar. Mürid için nihai ders, her hal ü kârda mürşidinin rehberliğine tutunarak, kendi varlığından geçip miskinlik sırrıyla Hakk'ın hayranı olmaktır.