şu an hazırlanmaktadır, sabrınıza teşekkürler.
naksibend.comyolumuz sohbet yoludur
← beyitler

Hub cemalin görüp divane oldum Beni mecnun etti sevgin efendim Cemalin şem'ine pervane oldum Atarım kendimi nara efendim Nazar kıl bendene ömrümün varı Nasıl sevmez bu dil sen gibi Şâhı Gel kerem kıl bize lütfeyle bari Sensin her derdime derman efendim Sen saçı Leyla'ya ben oldum Mecnun Görmedim sen gibi bir güzel toygun Bu garip Emrah'ı eyleme mahzun Razı olmaz buna Huda efendim

EmrahPîr Efendimiz'in sesinden
Hub cemalin görüp divane oldum
Beni mecnun etti sevgin efendim
Cemalin şem'ine pervane oldum
Atarım kendimi nara efendim
Cemalin şem'ine pervane oldum
Atarım kendimi nara efendim
Nazar kıl bendene ömrümün varı
Nasıl sevmez bu dil sen gibi Şâhı
Gel kerem kıl bize lütfeyle bari
Sensin her derdime derman efendim
Gel kerem kıl bize lütfeyle bari
Sensin her derdime derman efendim
0:00 /
Tarayıcınız dinleme çubuğunu açamadı — kaydı aşağıdan dinleyebilirsiniz:
Pîr Efendimiz'in sesinden
şerh

Erzurumlu Emrah, Hakk yolunun neşesiyle yoğrulmuş, hem divan hem de halk şiiri vadisinde kalem oynatmış bir âşıktır. Bu manzume, zâhirde beşerî bir sevgiliye yönelmiş coşkun bir aşk ilanı gibi görünse de, tasavvufî neşveyle bakıldığında müridin mürşid-i kâmiline duyduğu muhabbeti, bu muhabbet vasıtasıyla fenâ fi'ş-şeyh mertebesine ulaşmasını ve nihayetinde fenâfillâh dairesine dâhil oluşunu terennüm etmektedir. Âşık, mürşidinin cemalinde Hakk'ın tecellîlerini müşahede ederek aklını ve benliğini feda etmiş, onun sevgisiyle mecnun olmuştur. Bu yolculuk, mürşidin gönül aynasında eriyip yok olma ve o ayna vasıtasıyla Resûlullah Efendimiz'e ve Cenâb-ı Hakk'a vasıl olma sülûkudur.

Şiir boyunca mürşid-i kâmil efendim, şâh ve Leylâ remizleriyle anılırken; sâlik ise divane, pervane, bende ve Mecnun suretinde karşımıza çıkar. Bu remizler, sülûk yolundaki teslimiyetin, muhabbetin ve yok oluşun merhalelerini gösterir. Âşığın feryadı, mürşidin bir nazarıyla ihya olma ümidini taşır. Zira kâmil bir mürşidin nazarı, sâlikin gönül hanesindeki mâsivâ kirlerini temizleyen, onu ilâhî marifete hazırlayan en tesirli iksirdir.

Hub cemalin görüp divane oldumBeni mecnun etti sevgin efendimCemalin şem'ine pervane oldumAtarım kendimi nara efendim

Zâhirî mana düzeyinde âşık, hitap ettiği efendisinin o güzel, nurlu ve lütuf dolu yüzünü yani hub cemalini görünce aklını yitirip divane olduğunu dile getirmektedir. Efendisinin sevgisi onu çöllere düşen Mecnun gibi aklından ve dünyasından vazgeçirmiştir. O güzel yüzün ışığına, mum alevine yani şem'ine koşan bir kelebek yani pervane gibi kapılmış ve bu uğurda kendini seve seve ateşe yani nara atmaya razı olmuştur.

Mecâzî ve mazmun katmanında tasavvufî remizler çözüldüğünde, cemal kavramı mürşid-i kâmilin zâhirî ve bâtınî güzelliğidir ki o güzellik aslında Hakk'ın cemal tecellîsinin mürşid aynasındaki akisleridir. Efendim hitabı, sâlikin terbiyesine girdiği mürşid-i kâmildir. Şem yani mum, irşad nurunu ve mürşidin gönlündeki ilâhî marifet ışığını temsil eder. Pervane ise mürşidin bu nuru etrafında dönen, kendi benliğini o nurda yakıp yok etmek isteyen sadık müriddir. Nar yani ateş ise aşk ateşidir; sâlikin mürşidinde fâni olması için kendi nefsanî arzularını ve benliğini yakıp kül ettiği potadır.

Derûnî ve işârî mana bakımından işaret buyrulur ki, bu bent seyr ü sülûk yolundaki râbıta ve teslimiyet makamına tekabül eder. Sâlik, mürşidinin huzurunda ve râbıtasında fâni oldukça, kendi cüz'î iradesini ve aklını mürşidinin küllî iradesinde eritir. Şârihler bu hâli, dünyevî aklın aşılması ve ilâhî akla ulaşılması olarak anlar. Divane ve mecnun olmak, sâlikin halkın kınamasından korkmadan, kendi benlik davasından vazgeçmesi, yani fena mertebesinin ilk adımı olan fenâ-i ef'âle adım atmasıdır. Kendini nara atmak ise, nefis tezkiyesinin getirdiği zorluklara ve çilelere seve seve göğüs germek, mürşidin terbiyesinde yok olmayı cana minnet bilmektir. Muhabbet zinciri burada başlar: mürid mürşidinin cemalinde fâni olur, mürşid ise bu muhabbeti Resûlullah Efendimiz'e ve nihayetinde Allah Teâlâ'ya ulaştırır.

Nazar kıl bendene ömrümün varıNasıl sevmez bu dil sen gibi ŞâhıGel kerem kıl bize lütfeyle bariSensin her derdime derman efendim

Zâhirî mana düzeyinde âşık, hayatının en kıymetli varlığı olarak gördüğü efendisinden, kendisi gibi aciz bir köleye yani bendenize lütuf gözüyle bakmasını yani nazar kılmasını niyaz etmektedir. Gönül yani dil, senin gibi yüce ve cömert bir padişahı yani Şâhı nasıl sevmesin diyerek sevgisinin kaçınılmazlığını vurgular. Efendisinden cömertlik yani kerem ve ihsan yani lütuf beklemekte, zira kendi gönül dertlerinin yegâne ilacının ve dermanının yine o efendi olduğunu ikrar etmektedir.

Mecâzî ve mazmun katmanında bu mısralarda geçen Şâh, sâlikin gönül tahtına sultan olan mürşid-i kâmildir. Bende ise mürşidin kapısında hiçliğini kabul etmiş, teslim olmuş müriddir. Nazar, mürşidin müride olan teveccühüdür. Tasavvufta mürşidin nazarı sıradan bir bakış değil, müridin kalbini mâsivâdan temizleyen, oraya zikrullah tohumunu eken manevî bir himmettir. Dert, sâlikin Hakk'tan ayrı düşme, gurbette kalma acısıdır; derman ise mürşidin rehberliğinde vuslata ermek, yani fenâfillâh dairesine dâhil olmaktır.

Derûnî ve işârî mana bakımından şârihler bu bendi, sülûk ehlinin mürşid teveccühüne ve himmetine olan ihtiyacını beyan eden bir niyaz makamı olarak tefsir ederler. Nazar kıl bendene niyazı, Nakşibendî âdâbındaki huzur ve murâkabe prensipleriyle doğrudan irtibatlıdır. Mürşidin nazarı, müridin kalbini gaflet uykusundan uyandırır. Nasıl sevmez bu dil sen gibi Şâhı ifadesi, mürşidin gönlündeki Resûlullah nurunun müridin kalbine aksetmesiyle yani nisbetle uyanan fıtrî muhabbete işaret eder. Bu muhabbet, sâlikin nefs-i emmâre dertlerinden kurtulup nefs-i mutmainneye ulaşması için yegâne dermandır. Sâlik, mürşidinin lütuf ve keremiyle kendi sıfatlarından fâni olur yani fenâ-i sıfât mertebesine erer ve mürşidinin ahlâkıyla ahlâklanmaya başlar.

Sen saçı Leyla'ya ben oldum MecnunGörmedim sen gibi bir güzel toygunBu garip Emrah'ı eyleme mahzunRazı olmaz buna Huda efendim

Zâhirî mana düzeyinde âşık, efendisini saçları Leylâ gibi siyah ve büyüleyici bir sevgiliye, kendisini de onun aşkıyla çöllere düşmüş Mecnun'a benzetmektedir. Hayatı boyunca onun gibi olgun, mükemmel ve kusursuz yani toygun bir güzel görmediğini söyler. Kendisini garip Emrah olarak niteleyerek, efendisinden kendisini üzüntülü ve kederli yani mahzun bırakmamasını diler. Zira böyle samimi bir âşığın mahzun edilmesine, onu boynu bükük bırakmaya Yaratıcı'nın yani Huda'nın bile razı olmayacağını ifade eder.

Mecâzî ve mazmun katmanında saç veya zülf mazmunu, tasavvufta çokluk âlemini yani kesreti, tecellîlerin çeşitliliğini ve mürşidin tâlibin seviyesine inerek ona tenezzül etmesini simgeler. Leylâ'nın siyah saçları, sâlikin henüz aşamadığı karanlıkları ve kesret perdesini temsil ederken, mürşid bu kesret perdesini aralayarak müridi vahdete ulaştıran rehberdir. Toygun kelimesi, olgun, kemâle ermiş, manen doymuş ve başkalarını da doyurabilecek seviyeye gelmiş mürşid-i kâmili ifade eder. Garip kelimesi ise dünyada sürgün hayatı yaşayan, vatan-ı aslîsinden yani bezm-i elestten ayrı düşmüş sâlikin hâlidir.

Derûnî ve işârî mana bakımından işaret buyrulur ki, bu son bentte âşık kendi nefsine hitap ederek yani mahlas beytinde sülûkun nihayetindeki bekâbillâh ve rıza makamlarına telmihte bulunur. Razı olmaz buna Huda efendim mısraı, mürşidin rızasının Hakk'ın rızasıyla birleştiği fenâfillâh mertebesine işaret eder. Mürid mürşidinde, mürşid Resûlullah'ta, hepsi de Allah'ta fâni olduğunda, mürşidin gönlünü hoş etmek ve onu razı etmek, doğrudan doğruya ilâhî rızaya kavuşmanın vesilesidir. Şârihler bu durumu, mürşidin rızasını kazanmanın Hakk'ın rızasına giden en kestirme yol olduğu şeklinde anlar. Emrah, mürşidinin kapısında garip ve mahzun bir kul olarak beklerken, aslında kendi benliğini tamamen yok etmiş ve mürşidinin aynasında Hakk'ın cemalini müşahede etmiştir. Bu teslimiyet ve rıza hâli, sâlikin seyr ü sülûkunu kemâle erdiren en yüce makamdır.

ziyaretçi defteri

deftere not bırakın

Rumuz dışında kişisel bilgi istenmez; notlar tasnif edildikten sonra neşredilir.