Kıbâb-ı izzetin mestûru ol şân u şehirden geç Şarâb-ı hikmetin mey-hârı ol şehd ü şekerden geç Nigârın vechini âyîne-i sırrında pinhân et Ne sûret kim sana yüz göstere ana nazardan geç Hayâlinde anın özge bir hayâl tutma Hayâl-i etmeyen ü hatardan geç Visâl-i yâra ermek devletidir çünkü uşşâkın O devletden nasîb ister isen cân ile serden geç Muhabbet şem’inin pervânesi ol var Hulûsî’yâ Anın bezminde cân îsâr edip bu bâl ü perden geç
Tasavvuf yolunun nihayeti, âşığın kendi varlığından soyunarak Ma’şuk’un varlığında yok olması, yani fenâ dairesine adım atmasıdır. Bu mukaddes yolculukta mürid, mürşidinin şahsında fâni olarak fenâ fi’ş-şeyh mertebesine erer; mürşid ise Resûlullah Efendimizde fâni olmuş bir ayna hükmündedir. Nihayetinde bütün bu muhabbet zinciri, Hakk’ın zatında fâni olmakla kemâle erer. Hulusi Efendi, gönlünü bağladığı mürşidi, Pirimiz İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin manevi huzurunda, bu fena mertebelerinin neşesiyle seslenmektedir. Bu gazel, baştan sona bir fedakarlık, cömertlik ve canı canana feda etme ahlakını talim etmektedir.
Gönül erlerinin lügatinde cömertlik, sadece malı mülkü infak etmekten ibaret değildir. Hakiki sehavet ve îsâr, yani başkasını kendine tercih etme ahlakı, kişinin kendi varlığından, canından ve şöhretinden vazgeçebilmesidir. İlahi aşkın meftunu olan âşıklar, mürşid-i kâmilin rehberliğinde bu manevi cömertliği en üst perdeden yaşarlar. Bu şerh taslağında, her bir beyit bu yüce feda oluşun, rabıtanın ve muhabbet nisbetinin pencerelerinden seyredilecektir.
İlk beyitte âşıklar, izzet kubbelerinin altında gizlenmiş olan o has kulların arasına karışmayı öğütler. Kıbâb-ı izzet, Cenab-ı Hakk’ın kudret ve celal kubbelerine bir işarettir. Bu izzet kubbelerinin altında gizlenen bir mestur, yani örtülü ve gizli bir kul olmak için, dünyevi şan ve şöhretten, yani herkesçe bilinir olmaktan vazgeçmek icap eder. Hakiki irfan yolcusu, zahiri makamların tatlılığına aldanmaz; o, ilahi sırların ve marifetin şarabı olan şarâb-ı hikmetin sarhoşudur. Bu manevi şarabı yudumlayan bir mey-hâr, yani içki içen âşık için, dünyanın geçici zevkleri, balı ve şekeri hükmündeki şehd ü şeker ehemmiyetini kaybeder. Salik, mürşidinin sohbetinde tattığı bu manevi lezzetle, masivaya ait tüm tatlılıklardan yüz çevirir.
İkinci beyitte rabıtanın ve mürşid aynasında Hakk’ı müşahede etmenin sırrı fısıldanır. Âşık, o eşsiz güzelin, yani nigârın vechini, kendi sır aynasında, yani kalbinin en derin köşesinde pinhân etmeli, gizlemelidir. Mürşidin cemali, müridin kalbine nakşolduğunda, o kalp artık başka hiçbir sureti kabul etmez hale gelir. Bu sebeple, seyr ü sülûk esnasında salike yüz gösteren, onu meşgul etmek isteyen her ne türlü zahiri veya batıni suret, keşif ve keramet olursa olsun, âşık onlara iltifat etmemeli, o suretlerden nazarı kesip geçmesini bilmelidir. Çünkü asıl maksat suretler değil, o suretlerin arkasındaki mutlak hakikattir.
Üçüncü beyitte zihnin ve hayalin sadece tek bir merkeze, yani mürşidin ve dolayısıyla Hakk’ın cemaline yönlendirilmesi gerektiği vurgulanır. Âşık, hayal hanesinde o sevgilinin yüzündeki güzellik beni olan hâlinden başka hiçbir hayale yer vermemelidir. Tasavvufta sevgilinin beni, kesret içindeki vahdeti, yani çokluk içindeki tekliği sembolize eder. Bu vahdet hayalini kendine hakiki bir manevi hal edinmeyen, yani zihnindeki dağınıklığı mürşidinin rabıtasıyla birleyemeyen kimse, yolun tehlikelerinden ve manevi sarsıntılarından kurtulamaz. Bu yüzden, insanı yoldan alıkoyan her türlü boş hayalden ve tehlikeli hallerden, yani hâl ü hatardan süratle geçmek gerekir.
Dördüncü beyit, gazelin merkezini oluşturan en yüksek cömertlik ve îsâr makamına işaret eder. Âşıklar için bu dünyadaki en büyük saadet, saltanat ve devlet, hiç şüphesiz yârin visaline, yani ona kavuşma anına ermektir. Ancak bu manevi devlete nail olmak, kuru bir iddia ile mümkün değildir. Eğer o yüce devletten bir nasip, bir pay isteniyorsa, kişinin en kıymetli varlığı olan canından ve başından, yani cân ile serden vazgeçmesi şarttır. İşte bu, cûd ve sehavetin en uç noktasıdır; mürid, mürşidinin yolunda kendi benliğini feda ederek fena bulur ve bu feda oluş onu hakiki varlığa ulaştırır.
Son beyitte Hulusi Efendi kendi nefsine hitap ederek, muhabbet mumunun, yani muhabbet şem’inin etrafında dönen bir pervane olmasını söyler. Pervane, ışığa olan aşkından dolayı kendini ateşe atmaktan çekinmeyen fedakar bir âşıktır. Mürşidin manevi meclisinde ve muhabbet bezminde, canını hiç düşünmeden feda etmek, yani cân îsâr etmek gerçek âşıkların şiarıdır. Bu bezmde yer almak isteyen salik, kendisini dünyada tutan, uçmasını sağladığını sandığı o zahiri kol kanattan, yani bâl ü perden vazgeçmelidir. Kendi benliğini, aklını ve iddialarını feda eden âşık, mürşidinin aynasında yok olarak nihayetinde Hakk’ın varlığında fâni olur ve ebedi visale erer.