Tasavvuf yolunda mürşidin müride yönelttiği bir anlık teveccüh, senelerce süren riyazat ve mücahededen daha tesirlidir. Nazenin mahlaslı şairimizin kaleme aldığı bu eser, Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin seher vaktinde ansızın gerçekleştirdiği o mübarek ziyareti ve bu ziyaretin müridin gönlünde bıraktığı derin tesiri terennüm etmektedir. Bu manzume, sadece zahiri bir buluşmayı değil, mürşidin aynasında tecelli eden ilahi güzelliğin müridin ruhunda uyandırdığı cezbe, hayret ve fena hallerini anlatan bir aşk mektubudur. Naşî-i aşk olan mürid, mürşidinin şahsında fani olarak hakiki vuslatın kapısını aralamaktadır.
Mecnunum leylamı gördüm diyerek söze başlayan Nazenin, kendisini ilahi aşkın çölünde aklını yitirmiş bir aşık, mürşidini ise bu aşkın yegane tecelligahı olan Leyla olarak tavsif eder. Mürşidin müridine bir kerecik bakıp geçmesi, zahiren kısa bir an gibi görünse de batında müridin kalbine yapılan manevi bir aşıdır. Kaşların çatılması veya çakılması ise mürşidin celal sıfatıyla tecelli ederek müridin nefsani varlığını sarsması, onu gaflet uykusundan uyandırması manasına gelir. Bu bakış, sözsüz ve sessiz bir hal sirayetidir.
Soramadım bir çift sözü mısrasıyla mürşidin huzurunda yaşanan o büyük heybet ve hayret hali dile getirilir. Nakşibendi edebinde mürşidin huzuru, edep ve sükut makamıdır. Onun cemali karşısında müridin dili tutulur, aklı hayran kalır. Mürşidin yüzünün aya mı güneşe mi benzediğini tefrik edememek, tecellinin şiddetinden kaynaklanan bir kamaşmadır. Sabah yıldızı olan Zühre gibi parlayan o nur, müridin sahte varlığını yakıp kavuran ilahi bir şavktır.
Ateşinden duramadım diyen aşık, mürşidinden yayılan manevi hararete ve nisbete dayanamadığını itiraf eder. Bu sır, akılla kavranacak bir husus değildir; ancak kalbî bir tecrübeyle yaşanır. Seher vaktinde bir yıldız gibi akıp geçen o nurani suret, mürşidin müridini manen ziyaret edip hemen ardından kendi batıni alemine çekilmesini ifade eder. Bu durum, süluk esnasında müride lütfedilen anlık manevi uyanışlara ve tecellilere işaret eder.
Bilmem hangi burç yıldızı ifadesiyle mürşidin ulaştığı yüksek manevi makamlara ve velayet derecelerine duyulan hayranlık dile getirilir. Mürşidin gamzesi, yani süzgün ve manalı bakışı, müridin kalbine saplanan bir aşk okudur. Bu ok, müridi yaralar görünse de aslında onu masivadan, yani Allah'tan gayrı her şeyden kurtaran şifalı bir yaradır. Sineye çakılan bu gamze oku, mürşidin müridini kendi manevi dairesine çekmesinin bir remzidir.
Bir seher bize uğradı mısrası, İhramcızade Hazretlerinin seher vaktinde Nazenin'in hanesinin yakınından geçerken gösterdiği o büyük lütfa doğrudan bir atıftır. Seher vakti, ilahi rahmetin ve feyzin coştuğu, perdelerin aralandığı mübarek bir zamandır. Mürşidin bu vakitteki teveccühü, müridin canını doğrayan, yani onun benliğini parça parça eden bir fena tecellisidir. Gönle çakılan sevda çemberi ise mürşid ile mürid arasındaki o kopmaz manevi bağı, yani rabıta zincirini temsil eder.
Derdimize deva ile gelen mürşid, aslında hakiki tabiptir. Onun getirdiği dert, dünyalık endişelerden kurtaran aşk derdidir ki bu derdin kendisi zaten en büyük devadır. Hoş bir merhaba ile sabah vakti gün doğar gibi gelip geçen mürşid, müridin gönül dünyasını aydınlatmış, ona hakikat güneşinin sıcaklığını hissettirmiş ve feyizli bir sohbetin neşesini bırakarak gitmiştir.
Gönlümüzü yareledi mısrasında anlatılan yara, mürşidin nazarıyla tazelenen aşk acısıdır. Bu acı, müridi uyanık tutan, onu zikir ve tefekkürde derinleştiren bir iksirdir. Mürşid, müridin kalbini dünya sevgisinden temizlemek için onu manen ameliyat eder, sinesini pareler. Zühre yıldızı gibi ansızın parlayıp geçen bu tecelli, müridin kalbinde silinmez bir iz bırakır.
Nihayet hayran oldum cemaline diyen şair, mürşidinin ilahi güzelliği yansıtan yüzü karşısında tamamen kendinden geçtiğini, onun manevi büyüklüğü karşısında eğilip ayağını öpmeye bile mecal bulamadığını söyler. Nazenin'in kara bağrına, yani dünya kirleriyle ve hasretle kararmış gönlüne saplanan hançer, mürşidin müridini tamamen kendisinde fani kılan son darbesidir. Bu hançerle müridin kendi varlığı ölür ve o artık mürşidinin varlığında, dolayısıyla Resulullah'ta ve nihayet Hak'ta beka bulur.