Bu mübarek kelam, baştan ayağa seyr ü sülûk yolundaki bir salikin mürşid-i kâmil huzurunda ulaştığı manevi neşeyi ve kalbi huzuru tasvir etmektedir. Âşıkların can kulağıyla dinlediği bu hitapta, zahiren içki meclisi gibi görünen tasvirler, hakikatte mürşidin feyz ve teveccühüyle nurlanan sohbet meclislerini işaret eder. Gönül ehli için bu alem, müridin mürşidinde fani olduğu fenâ fi'ş-şeyh makamından başlayıp, Resûlullah Efendimizin nurunda eriyerek nihayetinde fenâfillâh dairesine ulaşan o mukaddes muhabbet zincirinin bir tezahürüdür. Bu dairede her bir unsur, ilahi aşkın ve mürşide duyulan sadakatin birer aynası hükmündedir.
Âşık, manevi bir gözle seyrettiği o feyz meclisini, aşıkların etrafında pervane gibi döndüğü, adeta Kabe misali tavaf ettiği bir makam olarak görür. Bu manevi meclisin sakinleri, dünya ehlinin uymak zorunda olduğu resmiyetten, gösterişten ve yapmacık tavırlardan tamamen kurtulmuş, samimiyet ve teslimiyet iklimine adım atmışlardır. Mürşidin nazarıyla şereflenen bu gönüllerde nefsani bağlar çözülmüş, geriye sadece saf bir muhabbet ve edep kalmıştır.
Böyle bir mecliste dünya telaşından kaynaklanan gam ve keder sohbetlerine asla yer verilmez. Oraya dahil olanların meşrepleri, yani manevi mizaçları her türlü kirden arınarak saf ve berrak bir hal almıştır. Meclisi kaplayan bu manevi neşe, salikleri her türlü korkudan, şüpheden ve ikilikten emin kılmıştır. Zira mürşidin huzurunda kurulan râbıta, kalpteki bütün vesveseleri yok ederek sükuneti temin eder.
Gerçek aşığın kalbinde dünya kaygısının ve kederinin yeri yoktur; zira gam ve tasa, fani aleme gönül bağlayan dünya ehlinin nasibidir. Salike düşen vazife, mürşidinin feyzini ve sevgisini taşıyan o gönül kadehini elinden bırakmamak, nisbetini daima taze tutmaktır. Çünkü bu yoldaki en büyük düstur, mürşid-i kâmilin, yani pîr-i mugânın sözlerine tam bir teslimiyetle ram olmaktır. Onun sözü, cana can katan bir iksirdir.
Suyun tabiatı gereği daima en alçak yere akması gibi, manevi feyz ve bereket de ancak tevazu toprağına yönelir. Bu sebeple aşık, o manevi şarap küpünün ayağına yüz sürerek, yani mürşidinin eşiğinde toprak olarak kendinden geçmeyi, mahviyet içinde yok olmayı arzular. Eğer ilahi aşkla coşup taşmak, manevi bir sarhoşlukla kendinden geçmek murat ediliyorsa, nefsini tamamen sıfırlayarak mürşidinin varlığında fani olmak yegane çaredir.
Klasik aşk hikayelerindeki Vâmık ile Azrâ misali, aşığın mürşidine olan bağlılığı sorgulanır. Eğer salik gerçekten sadık bir aşık ise, cananın yani mürşidin ona teveccüh etmemesi için hiçbir mazereti kalmaz. Gerçek aşığın kalbinde fani dünyanın kederi barınamaz; şârihler bu durumu, kalbe mürşid sevgisi tam yerleştiğinde orada masivaya ait hiçbir hüznün kalamayacağı şeklinde anlar.
Aniden zuhur eden bir mürşid-i kâmil, salike en sade ve tesirli nasihati verir. Ona, eline ilahi aşkın badesini almasını ve bu feyz sayesinde dünyevi bütün dertleri, kederleri rüzgara vermesini, yani tamamen unutmasını öğütler. Bu nasihat, müridin mürşidinde fani olarak bütün endişelerden sıyrılmasının ve huzur-ı kalbe kavuşmasının en kestirme yoludur.
Aşığın kalbinde kederin barınamayacağı, gamın ancak dünyaya bağlananların harcı olduğu gerçeği bir kez daha vurgulanır. Salik, mürşidinin feyz sunduğu o gönül kadehini daima uyanık bir kalple tutmalı, pîr-i mugânın sözünü canına minnet bilerek bu mukaddes muhabbet zincirinden bir an bile kopmamalıdır.