Ne ağlarsın benim zülfü siyahım Bu da gelir bu da geçer ağlama Göklere erişti figânım ahım Bu da gelir bu da geçer ağlama Bir gülün çevresi dikendir hârdır Bülbülün işi hep figândır zârdır Ne olsa da kışın sonu bahardır Bu da gelir bu da geçer ağlama Daimî'yem her can ermez bu sırra Gerçek âşık olan yeter o nûra Yusuf sabır ile vardı Mısır'a Bu da gelir bu da geçer ağlama
Âşık Daimî’nin irfan hırkasından süzülen bu nutk-ı şerifi, zâhirde bir teselli ve sabır tavsiyesi gibi görünse de hakikatte seyr ü sülûk yolundaki müridin karşılaştığı mânevî imtihanları ve bu imtihanların nihayetindeki vuslat müjdesini fısıldar. Tasavvuf yolunun yolcusu olan sâlik, nefsânî karanlıklardan sıyrılıp ruhânî aydınlığa doğru yürürken pek çok darlık ve kabz hâli yaşar. Şair, bu şiirinde mürşidinin dilinden kendi nefsine ve onun şahsında bütün hakikat taliplerine seslenmekte, fânî olan her şeyin gelip geçici olduğunu ve her zorluğun ardında bir kolaylık barındığını hatırlatmaktadır. Bu bakış açısıyla metin, müridin mürşidinde fâni olmasıyla başlayan, ardından Resûlullah efendimizin nurunda ve nihayetinde Cenâb-ı Hakk’ın zatında karar kılan o muazzam muhabbet zincirinin bir tezahürü olarak okunmalıdır.
Şiirin ilk hanesinde hitap edilen zülfü siyah, zâhirde siyah saçlı bir sevgiliyi çağrıştırsa da işârî manada mürşidinin huzurunda henüz yolun başında olan, cehalet ve kesret karanlığıyla perdelenmiş müridi temsil eder. Siyah zülf, vahdetin üzerini örten kesret perdesidir. Mürşid-i kâmil, kendi gönül aynasından müridine yönelttiği o derin nisbet ve râbıta ile sâlikin kalbindeki hüznü dağıtmak ister. Göklere erişen figân ve ah, müridin mânevî darlık anlarında çektiği ıstırabın, mürşidine ve dolayısıyla Hakk’a duyduğu hasretin nişanesidir. Şârihler bu durumu, sâlikin kendi varlığından geçerek fena fi’ş-şeyh mertebesine ulaşması için çekmesi gereken mukaddes bir çile olarak yorumlar. Mürşid, müridine bu darlığın muvakkat olduğunu, sabırla zikir ve tevekküle sarılması gerektiğini bu da gelir bu da geçer nefesiyle telkin etmektedir.
İkinci hanede geçen gül ve diken mazmunları, tasavvufî neşvenin en köklü remizlerindendir. Gül, cemâl tecellisinin, ilâhî güzelliğin ve nihayetinde Peygamber Efendimizin nurunun sembolüdür. Bülbül ise o güle sevdalı olan, onun kokusuyla kendinden geçen sâliktir. Gülün çevresindeki diken yani hâr, bu dünyadaki imtihanları, nefsin bitmek bilmeyen arzularını ve yolun meşakkatlerini ifade eder. Bülbülün diken elinden feryat etmesi, müridin nefs-i emmârenin elinden çektiği ezayı ve mürşidin terbiyesi altındayken yaşadığı mânevî ameliyatları gösterir. Kış mevsimi sâlikin gönlündeki kabz ve darlık hâliyken, bahar ise kalbin inşirah bulduğu, fena fi’r-resûl neşvesiyle canlandığı bast hâlidir. Mürşid, sâlikine sohbet ve muhabbetle sabretmeyi öğreterek, her kışın sonunun mutlaka bir bahar olacağını müjdeler.
Son hanede şair kendi mahlasını zikrederek ebedîlik ve kalıcılık manasına gelen bekâ sırrına atıfta bulunur. Daimî ismi, fenâ mertebelerini aşarak bekâbillah sırrına erenlerin hâline bir işarettir. Bu sırra her canın erememesi, sülûk yolunun her yiğidin kârı olmamasındandır; ancak mürşidinin rehberliğinde kendi varlığını eriten gerçek kâmiller o ilâhî nûra kavuşabilirler. Hazret-i Yusuf’un kuyuya atılması ve ardından sabır göstererek Mısır’a sultan olması, seyr ü sülûk sürecinin en parlak telmihidir. Kuyu, sâlikin kendi nefsinin karanlığı ve dünyanın aldatıcı yönüdür; Mısır ise fena fillah dairesine girerek mânevî saltanata, yani hakiki hürriyete kavuşmaktır. Şair, mürşidin aynasında fâni olan sâlikin, sabır ve teslimiyetle nihayetinde Hakk’ın zatında fâni olacağını ve bu mukaddes yolculuktaki her türlü kederin gelip geçici olduğunu beyan ederek sözünü tamamlar.