Tasavvuf yolunun nihayeti, sâlikin kendi varlığından geçerek Hakta fâni olması, yani fenâfillâh mertebesine erişmesidir. Bu mukaddes yolculukta mürid, öncelikle mürşidinin şahsında ve ahlakında fâni olur ki buna fenâ fi'ş-şeyh denir. Mürşid, müridin kalbini bulandıran masivadan, yani Allah'tan gayrı her şeyden arındıran bir ayna hükmündedir. Bu aynada tecelli eden nur, nihayetinde Resûlullah Efendimizin nurudur ve sâlik bu mertebede fenâ fi'r-resûl sırrına erer. En nihayetinde bütün nehirler ummana dökülür ve muhabbet zinciri tamamlanarak fenâfillâh dairesi kemale erer. Şerhini sunacağımız bu manzume, baştan ayağa bu muhabbet zincirinin adabını, seyr ü sülûk esnasında nefsin sâlike kurduğu tuzakları ve ihlasın hakikatini sorgulayan bir nefis muhasebesidir.
Şair, mürşid-i kâmilin huzurunda pişen ve onun nazarıyla dirilen sâlike hitap ederek söze başlar. Muhabbetle doldun ise, can bulup buldun ise, geceleri uykun niye mısralarında, kalbe düşen ilk aşk kıvılcımının alameti aranmaktadır. Tasavvuf yolunda muhabbet, sâlikin can bulmasını, yani manen dirilmesini sağlayan ilahi bir iksirdir. Mürşidin gönlünden müridin kalbine akan bu feyz ve nisbet, sâliki uykudan uyandırır. Şârihler bu uykuyu hem zahiri gece uykusu hem de gaflet uykusu olarak anlamışlardır. Eğer bir gönül gerçekten muhabbet şarabıyla dolmuşsa, o gönülde artık gaflete yer kalmaz; geceler sevgiliyle baş başa kalınan, râbıta ve zikirle ihya edilen vuslat demleri haline gelir.
Muradın erdin ise, Hak rızasın derdin ise, Allah için verdin ise, verdiğinde gözün niye mısralarında ise ihlasın ve teslimiyetin ölçüsü ortaya konur. Sâlikin yegane muradı mürşidinin rızası vasıtasıyla Hakk'ın rızasına ermektir. Bu yolda can da canan da feda edilir. Eğer sâlik, varlığını ve imkanlarını bu mukaddes gaye uğruna feda etmişse, artık geriye dönüp feda ettiklerine bakmamalıdır. Verdiğinde gözü kalmak, henüz tam manasıyla fâni olamadığının, mülkiyet davasından vazgeçemediğinin nişanesidir. Hakiki aşık, canını canana teslim ettikten sonra artık ne canın ne de malın hesabını yapar.
Sönmüş ocağı yaktın ise, gönüllere aktın ise, bir yoksula baktın ise, başa kakan sözün niye mısraları, mürşidin sohbetiyle dirilen sâlikin halka hizmet adabını beyan eder. Sönmüş ocak, zikrullahtan ve muhabbetten mahrum kalmış ölü kalplerdir. Mürşidinden aldığı feyz ile başkalarının gönlüne akan, onlara manevi bir hayat sunan veya zahiren bir yoksulun elinden tutan sâlik, bu amelleri kendinden bilmemelidir. Yapılan iyiliği başa kakmak, benlik davasının hala devam ettiğini gösterir. Oysa sâlik, kendisini sadece bir vasıta olarak görmeli, aynadaki tecellinin asıl sahibine hürmet ederek edep dairesinde kalmalıdır.
Sade nefsin dürdün ise, mü'minleri övdün ise, Allah için sevdin ise, bana beyle nazın niye mısralarında, nefis terbiyesinin en ince noktasına temas edilir. Nefsin dürülmesi, onun kötü sıfatlarının yok edilmesi ve heva ile hevesin dizginlenmesidir. Müminleri sevmek ve onları kendi nefsine tercih etmek, tasavvuf ahlakının esasıdır. Şârihler bu mısradaki naz kelimesini, sâlikin ulaştığı manevi makamlar sebebiyle mürşidine veya yol kardeşlerine karşı takındığı gizli bir kibir ve nazlanma tavrı olarak yorumlarlar. Eğer sevgi gerçekten Allah içinse ve nefis aradan çekilmişse, sâlikin hiç kimseye karşı naz yapmaya, imtiyaz beklemeye hakkı yoktur; onun payına düşen sadece niyaz ve mahviyettir.
Seccadeye vardın ise, Hak kapısın vurdun ise, öbür dünya yurdun ise, bu dünyada gözün niye mısraları, zühd ve takva ehlinin dünyayla olan münasebetini sorgular. Seccadeye varmak ve Hak kapısını vurmak, ibadet ve zikirle meşgul olarak ilahi huzura kabul edilmeyi dilemektir. Hakiki vatanın ahiret yurdu olduğunu ikrar eden bir sâlikin, hala bu dünyanın geçici süslerine, makam ve şöhretine talip olması büyük bir çelişkidir. Gönül aynasını dünyaya çeviren kişi, mürşidinden yansıyan ilahi nurları müşahede edemez.
Şu nefsine küstün ise, tam boynunu kestin ise, herkesten de üstün ise, söylesene kibrin niye mısralarında, seyr ü sülûkun en büyük tehlikesi olan ucub, yani kendi amelini beğenme hastalığı ele alınır. Nefse küsmek ve onun boynunu kesmek, mecazi olarak nefsin arzularını tamamen öldürmek demektir. Sâlik manen ne kadar yükselirse yükselsin, kendisini herkesten üstün görmeye başladığı an, şeytanın düştüğü tuzağa düşmüş olur. Kibrin varlığı, nefsin hala hayatta olduğunun en açık delilidir. Hakiki fena mertebesindeki sâlik, kendisini herkesten aşağı görür ve toprak gibi mütevazı olur.
Bir hastaya vardın ise, hatırını sordun ise, yarasını sardın ise, gönlündeki hüzün niye mısraları, hizmetin neticesinde kalpte uyanması gereken huzura işaret eder. Tasavvufta hastaları ziyaret etmek ve dertlilere derman olmak, mürşidin ahlakıyla ahlaklanmanın bir gereğidir. Bu hizmetler ihlasla yapıldığında kalbe inşirah ve huzur verir. Eğer sâlik bu hizmetlerden sonra hala gönlünde bir hüzün ve tatminsizlik hissediyorsa, ameline benlik karıştırmış, hizmeti Hakk'ın rızası için değil, takdir edilmek için yapmış demektir.
Hak yolunda oldun ise, nurları ile doldun ise, rızasını buldun ise, cennetinde gözün niye mısraları, manzumenin tacı ve fenâfillâh dairesinin nihai noktasıdır. Sâlik, mürşidinin terbiyesinde pişerek Hak yolunda mesafe katetmiş, kalbi ilahi nurlarla dolmuş ve nihayet rıza makamına ermişse, artık onun için cennet nimetlerinin bile bir cazibesi kalmamalıdır. Şârihler bu hali, sadece cemalullahı arzulayan hakiki aşıkların makamı olarak tavsif ederler. Cenneti istemek dahi bir ikilik nişanesidir; zira aşık için yegane matlub ve maksut, canan olan Allah'ın zatıdır. Bu mertebede sâlik, kendi varlığından tamamen geçerek sadece Sevgiliyle baki kalır.