Kurtarmaya çare yok imiş canım elimden Bildim ki fedâyım sana kurbanım elimden Mecnûn olup vâdî-i hicrânına düştüm Kim dâd ede feryâdıma cananım elinden Bîçâre garîb hasta-ı firkatzedenim ki Vaslın sara bu yâreme dermanım elimden Çek hançer-i ebrûn ile yâr sînemi zîrâ Ben cana yetem döküle ger kanım elimden Sen başıma gel peyk-i ecel gelmeden Al canımı kurtar beni sultanım elimden Kabr-i taşına yaz ki Hulûsî-i garîbim acizim Âbâd ola bu lütf ile vîrânım elimden
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin gönül imbiğinden süzülen bu müstesna gazel, zâhirde beşerî bir aşkın ıstırabını terennüm ediyor gibi görünse de hakikatte mürşid-i kâmilin şahsında tecelli eden cemâl-i İlâhîye duyulan aşkın, yani aşk-ı hakikînin feryadıdır. Şiirin ruhunu kavrayabilmek için 1950’li yılların sıcak bir yaz gününde, Darende’nin serin Tohma çayı kenarında, Hacı Hasan Ağa’nın bahçesinde kurulan o muazzam sohbet meclisine gitmek gerekir. Sivas’ın büyük velisi İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin huzurunda, hasta yatağından kalkıp gelen Ali Beyhan’ın bu beyitleri gözyaşlarıyla okuması ve pîr efendinin bu feryadı derinden hissederek "Âşık mısın, mâşuk musun, dertli misin?" sualiyle sırra işaret etmesi, eserin seyr u sülûk hırkasını nasıl giydiğini gösterir. Bu ilahi, müridin mürşidinde fâni olduğu fenâ fi’ş-şeyh makamından başlayıp, adım adım fenâ fi’r-resûl ve nihayetinde fenâfillâh dairesine uzanan o mukaddes muhabbet zincirinin, kalpten kalbe akan nisbetin ve râbıtanın manzum bir vesikasıdır.
Kurtarmaya çare yok imiş canım elimden / Bildim ki fedâyım sana kurbanım elimden
Şair, seyr u sülûk yolculuğunun ilk ve en mühim adımı olan teslimiyeti ilan ederek söze başlar. Kendi canını, yani nefsini kendi elinden kurtarmaya imkân olmadığını, bu canın ancak bir mürşid-i kâmilin manevi tasarrufuyla selamete ereceğini idrak etmiştir. Mürid, kendi iradesini mürşidinin iradesinde fâni kıldığı an, canını canana kurban etmeye hazır bir kurban haline gelir. Bu teslimiyet, kuru bir boyun büküş değil, canın asıl sahibine, yani Hakk’ın aynası olan o yüce zata feda edilerek hakiki varlığa kavuşma iştiyakıdır.
Mecnûn olup vâdî-i hicrânına düştüm / Kim dâd ede feryâdıma cananım elinden
Aşkın hararetiyle akl-ı meâşı, yani dünya aklını bir kenara bırakan sâlik, Leylâ’sını arayan Mecnun gibi ayrılık vadisine, yani vâdî-i hicrâna düşmüştür. Bu vadi, mürşidin hasretiyle yanan gönlün, nefsani arzulardan arındığı bir imtihan meydanıdır. Şair, bu tatlı ıstırabın içinde "Cananımın elinden çektiğim bu aşk derdine karşı bana kim adalet dağıtabilir, kim feryadıma yetişip beni kurtarabilir?" diye sorar. Bilir ki bu dert bizzat şifa kaynağıdır ve cananın açtığı yaraya yine ancak cananın kendisi derman olabilir.
Bîçâre garîb hasta-ı firkatzedenim ki / Vaslın sara bu yâreme dermanım elimden
Kendisini ayrılık acısıyla vurulmuş, gurbette kalmış çaresiz bir hasta olarak vasfeden şair, tasavvufun en derin neşvelerinden birini fısıldar. Bu dünyada ruh, asıl vatanından ve Rabbinden ayrı düştüğü için zaten bir gariptir. Bu gurbet acısı, mürşidin huzurunda duyulan manevi hasretle daha da katmerlenir. Bu derin yaranın tek sargısı, tek dermanı ise vuslattır, yani sevgilinin cemaliyle şereflenmektir. Mürid, mürşidinin gönlüne girip orada fâni olduğunda, firkat yerini ebedi bir huzura ve derman bulmuş bir kalbe bırakır.
Çek hançer-i ebrûn ile yâr sînemi zîrâ / Ben cana yetem döküle ger kanım elimden
Klasik edebiyatımızda sevgilinin hilal gibi kavisli kaşları, aşığın sinesini delen bir hançere benzetilir. Şârihler bu remzi, mürşid-i kâmilin müridine yönelttiği o keskin ve dönüştürücü manevi nazar olarak tevil ederler. Şair, yârin o kaş hançeriyle göğsünü yarmasını, kendisini nefs-i emmârenin bağlarından kurtarmasını talep etmektedir. Zira bu fani beden kanı döküldükçe, yani nefsani arzular öldükçe, ruh hakiki hayata, canların canı olan Cenâb-ı Hakk’a kavuşacaktır. Ölmeden önce ölmenin sırrı, bu manevi hançerin darbesinde gizlidir.
Sen başıma gel peyk-i ecel gelmeden / Al canımı kurtar beni sultanım elimden
Ölüm habercisi olan peyk-i ecel kapıyı çalmadan evvel, şair gönül tahtının sultanına yalvarmaktadır. Buradaki sultan, müridi son nefeste de yalnız bırakmayacak olan, ona iman selametini aşılayan mürşid-i kâmildir ve onun şahsında tecelli eden Resûlullah Efendimizdir. "Al canımı, beni benim elimden kurtar" niyazı, benlik davasından tamamen vazgeçişin, nefs-i levvâmeden mülhimeye geçişin feryadıdır. Mürid, son nefeste mürşidinin râbıtası ve zikrullahın bereketiyle can teslim etmeyi, böylece ebedi hürriyete kavuşmayı arzular.
Kabr-i taşına yaz ki Hulûsî-i garîbim acizim / Âbâd ola bu lütf ile vîrânım elimden
Hulûsi Efendi, gazelin taç beytinde mahviyet ve acziyetin zirvesine ulaşır. Kendi mezar taşına dahi sadece "garip ve aciz bir Hulûsi" yazılmasını ister. O, kendi varlığını tamamen hiçe saymış, vîrân olmuş bir gönül hanesidir. Ancak bilir ki, mürşidin ve Hakk’ın lütuf nazarı bu viraneye değerse, o harabe bir anda mamur ve âbâd olur. İsmail Hakkı Efendi’nin bu ilahiyi gözyaşlarıyla dinlemesi ve tekrar tekrar okutması, işte bu mahviyet toprağına ekilen muhabbet tohumunun, gönül bahçesinde nasıl ebedi bir gülistana dönüştüğünü bizzat müşahede etmesindendir.