Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin bu meşhur nutk-ı şerifi, tasavvuf yolunun en yüksek mertebelerinden olan fena ve beka hallerini, yani kulun kendi varlığından geçerek Hakta fani olmasını terennüm eder. Şair, ilahi aşkın tecellisiyle benlik davasından vazgeçtiğini, kesret âleminden vahdet sırrına erdiğini ve bu yolda dünya ve ahirete dair ne varsa feda etmeye hazır olduğunu coşkulu bir dille beyan etmektedir. Bu hal, Nakşibendî büyüklerinin de önemle üzerinde durduğu, kalbin masivadan yani Allah dışındaki her şeyden tamamen temizlenmesi neşvesidir.
İlk beyitte şair, hakiki sevgilinin cemalini müşahede ettikten sonra kendi varlığını ve zihni meşguliyetlerini bir yağma yeri gibi feda ettiğini söyler. İkinci beyitte, bu aşkın kendisini beşeri sıfatlardan kurtardığını, can ve ten kaygısını aştığını, hatta akıl dâhil her şeyini feda ettiğini belirtir. Üçüncü beyitte, kendi izafi varlığını yok ederek Dostun mutlak varlığına ulaştığını, akıl sahiplerinin dünyevi alışverişleriyle bağını kopardığını ifade eder. Dördüncü beyitte ise şöhret, makam ve toplumsal itibar gibi nefsin hoşuna giden bağlardan sıyrıldığını, o dükkânı kapattığını dile getirir.
Beşinci beyitte, gönül hanesine dildarın yani kalbi alan sevgilinin gelmesiyle hakiki gül bahçesine kavuştuğunu ve artık her şeyini feda etmeye hazır olduğunu yineler. Altıncı beyitte, Cenab-ı Hakkın her an her yerde hazır ve nazır olduğunu idrak ederek kendi hal ve tavırlarının da bu tecelli karşısında eriyip gittiğini söyler. Yedinci beyitte, gönül yâre kavuşunca yabancılardan yani masivadan yüz çevirdiğini, hatta zahiri iman ile küfür alameti sayılan zünnar gibi ikilik belirten her şeyi geride bıraktığını belirtir ki şârihler bu hali şeriatın zahirinden geçmek değil, taklitten tahkike ulaşmak şeklinde anlar. Son beyitte ise Mısrî, vacip olan yaratıcı ile mümkün olan yaratılmışların, yani tüm varlığın tek bir hakikatte birleştiğini müşahede ettiğini, bu mertebede artık kendi ibadet ve zikirlerinin dahi benlik kokusu taşımaması için yağmalandığını ifade ederek sözünü tamamlar.