Nere baksa gözümüz vech-i dil-ârâda kalır Kanda olsak ârzûmuz sâkî-i sahbâda kalır Deldirir dağları Şîrîn leb ile Ferhâd’a Aklı Mecnûn olânın kâkül-i Leylâ’da kalır Ey garîb bil var vatan-ı asla eriş Bu serâba güvenen teşne bu sahrâda kalır Ger necât ister isen fülk-i vücûdun gark et Câna kıymazlık eden sâhil-i deryâda kalır Dil-berin zülfü perîşân âşıkının Kim perîşâna gönül vermedi da’vâda kalır Er geç bir gün bu cem’iyyet-i âlem dağılır Yâr ile sürdüceğin dem içdiğin bâde kalır Der-i dil-dâra Hulûsî baş koyup cân verenin Cânı cânânda gözü vech-i temâşâda kalır
Hulûsî Efendi’nin bu gönül sızlatan gazeli, baştan sona seyr ü sülûk yolculuğunun merhalelerini, müridin mürşidinde fâni oluşundan başlayıp nihayetinde Hakk’ın zatında yok oluşuna uzanan fenâfillâh dairesini terennüm etmektedir. Şair, dünya gurbetinde bunalan insan ruhuna asıl vatanını hatırlatmakta ve bu fâni âlemde baki kalacak yegâne hakikatin, mürşid-i kâmilin feyz ve teveccühüyle elde edilen ilâhî muhabbet olduğunu fısıldamaktadır. Gazelde geçen her bir remiz, zâhirî bir aşkın perdesi arkasında, müridin mürşidine duyduğu râbıta ve bu râbıta vasıtasıyla Resûlullah Efendimiz üzerinden Hakk’a ulaşan o mukaddes muhabbet zincirinin halkalarını gözler önüne sermektedir.
Şiirin bütününe hâkim olan irfanî neşe, sâlikin kendi varlığından geçerek mutlak varlığa ulaşması gayesini taşır. Bu yolda çekilen çileler, katlanılan perişanlıklar ve can feda etme arzusu, aslında mürşidin gönül aynasında fâni olmak için can atan müridin samimiyet imtihanıdır. Şârihler bu gazeli, mecaz köprüsünden geçerek hakikat deryasına dalmanın, kesret aynasında vahdet cemalini müşahede etmenin bir kılavuzu olarak kabul etmişlerdir.
Nere baksa gözümüz vech-i dil-ârâda kalır / Kanda olsak ârzûmuz sâkî-i sahbâda kalır
İlk beyitte şair, nereye bakarsa baksın gözünün o gönül süsleyici, gönül alıcı güzel yüzde kaldığını, nerede bulunursa bulunsun arzusunun o aşk şarabını sunan sâkîde takılıp kaldığını ifade eder. Tasavvufî neşede bu gönül alıcı yüz, mürşid-i kâmilin cemalidir ki o cemal, ilâhî tecellilerin en berrak aynasıdır. Mürid, râbıta hâlinde her an mürşidinin vechini hayal ederek kalbini masivadan korur. Aşk şarabını sunan sâkî ise mürşidin ta kendisidir; onun sohbetiyle, nazarıyla ve kalpten kalbe aktardığı manevî nisbetle müridin gönlüne sunduğu feyz, sâliki kendinden geçiren mukaddes bir şaraptır. Sâlik bu feyzin lezzetini bir kez tattıktan sonra, nerede olursa olsun aklı ve arzusu hep o manevî sâkîde kalır.
Deldirir dağları Şîrîn leb ile Ferhâd’a / Aklı Mecnûn olânın kâkül-i Leylâ’da kalır
İkinci beyitte, klasik edebiyatın en bilinen aşk hikâyelerine telmihte bulunularak, Şirin’in dudağının Ferhad’a dağları deldirdiği, aklı Mecnun olanın ise Leyla’nın saçının kıvrımlarında asılı kaldığı söylenir. Şârihler bu beyitteki Şirin’in dudağını, mürşidin ağzından dökülen hakikat sırları ve zikir telkini olarak yorumlarlar. Bu tatlı sözler ve feyz, müride nefs-i emmarenin o aşılmaz dağlarını deldirip yok etme gücü verir. Leyla’nın kâkülü ise bu kesret âleminin, yani yaratılmışların ve ilâhî isimlerin tecellilerinin bir perdesidir. Bu tecellilerin cazibesine kapılan ve aklını ilâhî aşkla yitiren sâlik, o kâkülün kıvrımlarında, yani mürşidinin cemalindeki sır perdelerinde hayran kalır. Zira akıl, aşk vadisinde iflas edince yerini cezbe ve hayrete bırakır.
Ey garîb hâlini bil var vatan-ı asla eriş / Bu serâba güvenen teşne bu sahrâda kalır
Üçüncü beyitte şair, kendi nefsine ve onun şahsında bütün insanlığa seslenerek, ey gurbetteki garip, kendi acziyetini ve hakikatini bil de bir an evvel asıl vatanına, ruhlar âlemindeki o ilk ahde ve ilâhî huzura eriş, der. Bu dünya hayatı susuz bir çöl, dünya nimetleri ise geçici bir seraptan ibarettir. Bu yalancı seraba güvenip susuzluğunu onunla gidereceğini sanan zavallı yolcu, nihayetinde bu dünya sahrasında helak olup kalır. Nakşibendî âdâbında dünya gurbetinden kurtulmanın yolu, mürşidin rehberliğinde yapılacak içsel bir seyr ü sülûk ile kalbi tasfiye etmek ve ruhu asıl vatanı olan huzur-ı ilâhîye kavuşturmaktır.
Ger necât ister isen fülk-i vücûdun gark et / Câna kıymazlık eden sâhil-i deryâda kalır
Dördüncü beyitte kurtuluşa ermenin çaresi olarak, sâlikin kendi varlık gemisini yokluk denizinde batırması gerektiği öğütlenir. Kendi canına kıyamayan, yani nefsani arzularından, benliğinden ve şöhretinden vazgeçemeyen kimse, o sonsuz vuslat denizinin kıyısında mahrumiyet içinde kalakalır. Tasavvufta kurtuluş, benlik davasından vazgeçmekle mümkündür. Mürid, mürşidinin huzurunda kendi iradesini onun iradesine teslim ederek fülk-i vücudunu, yani varlık gemisini fenâ deryasında batırır. Bu batış, zâhirde bir yok oluştur ancak hakikatte ebedî varlığa, yani bekâbıllâh sırrına ermenin tek yoludur.
Dil-berin zülfü perîşân âşıkının hâlî / Kim perîşâna gönül vermedi da’vâda kalır
Beşinci beyitte, sevgilinin saçlarının dağınık ve perişan olduğu, ona gönül veren âşığın hâlinin de bundan farksız olduğu dile getirilir. Kim bu perişan güzele gönül vermezse, onun aşk davası kuru bir iddiadan ibaret kalır. Gönül dilberinin zülfünün perişanlığı, ilâhî tecellilerin bu kesret âlemindeki çokluğu ve sâlikin kalbini hayrete düşüren cilveleridir. Mürşid-i kâmilin muhabbetiyle kalbi darmadağın olan, dünya bağlarından kopan mürid de perişan bir hâle bürünür. Şârihler bu durumu, sâlikin kendi tedbirini terk edip mürşidin takdirine teslim olması olarak açıklar. Bu perişanlığı, yani aşkın getirdiği melameti ve teslimiyeti göze alamayanlar, hakiki vuslata eremez ve sadece lafta kalan bir dindarlık veya dervişlik iddiasında takılıp kalırlar.
Er geç bir gün bu cem’iyyet-i âlem dağılır / Yâr ile sürdüceğin dem içdiğin bâde kalır
Altıncı beyitte, bu dünya meclisinin, insanların kurduğu bu kalabalık cemiyetin er ya da geç bir gün mutlaka dağılacağı hatırlatılır. Geriye kalacak tek şey, o hakiki yâr ile geçirilen mukaddes anlar, yani dem, ve onun huzurunda içilen muhabbet şarabıdır. Nakşibendî yolunda sohbet ve râbıta en mühim esaslardandır. Mürşid ile geçirilen her an, onun huzurunda alınan her nefes, sâlikin kalbine akıtılan o manevî feyz ve muhabbet bâdesi, bu fâni dünyadan ahirete taşınacak yegâne sermayedir. Dünyanın bütün şan ve şerefi yok olup giderken, sadece yâr ile sürülen o manevî demler baki kalacaktır.
Der-i dil-dâra Hulûsî baş koyup cân verenin / Cânı cânânda gözü vech-i temâşâda kalır
Son beyitte Hulûsî Efendi, gönül alan sevgilinin kapısına başını koyup canını feda eden kimsenin, canının artık o cânânda yok olacağını, gözünün ise ebediyen o güzel yüzü seyretmekte kalacağını söyler. Bu beyit, fenâfillâh makamının en açık tasviridir. Mürşidin kapısı, hakikat kapısıdır. Oraya benliğini feda ederek baş koyan mürid, fenâ fi'ş-şeyh mertebesinden geçerek fenâ fi'r-resûl ve nihayetinde fenâfillâh sırrına erer. Artık onun kendi canı kalmamış, canı cânânın varlığında fâni olmuştur. Onun gözü artık sadece Hakk’ın cemalini müşahede etmekte, her şeyde O’nun vechini seyretmektedir. Bu, sâlikin erişebileceği en yüce vuslat ve rıza makamıdır.